antalyadan:
bu tören, iki tarafın anlaşmasına göre yapılır. basit olarak, aileler arasında, sade bir tören olacağı gibi, bir nişan balosu da olabilir. göreneğe göre, nişan için bir salon tutulur. sadece kadınlar toplanır. nişan olacak genç kızı, yüksekçe bir yere oturturlar. her iki tarafın akraba ve dostları bu törene davetlidirler. bu merasime oğlan evi ve misafirlerinin topluca gelmesi ve kız evi ile akrabaları tarafından karşılanması adettendi.
çalgıcılar, düğün salonunu görmeyecek bir şekilde yerini alır. genellikle bu tören gündüz geniş bahçelerde yapılırdı. herkes oynar, oyunlar genellikle hareketli ve tek olarak oynanan yerli danslardır. bu arada yaşlı hanımların oynadığı zeybek de oldukça ilgi çekicidir. eğlencenin sonuna doğru nişan merasimi yapılır. müzik eşliğinde kayınvalide yüzüğünü ve kendi nişan hediyesini takar. arkasından bütün oğlan evi hediyelerini renk renk kurdele ile takarlar. sıra kız evine gelir. onlar da nişan hediyelerini takınca artık nişan takılan genç kızın oynaması gerekir. bu esnada bütün gözler ondadır. çünkü bütün kolları boynu, parmakları, göğsü çeşit çeşit altın ziynetlerle doludur. ayrıca altın yerine o sırada tedavüldeki kâğıt paralar takanlar da bulunur. bu merasim bitince, tören de biter ve kız evine gider. bütün bu takılan eşyaların saklanması gerekir. takılan her hediyenin kimin tarafından takıldığı öğrenilir. çünkü takılan bu hediyeye, yeri ve zamanı gelince karşılık vermek adettir. nişanlanan gençlere bundan sonra yavuklu denirdi.
yukarıda anlatılan nişan törenleri bugün genellikle erkekli kadınlı toplulukların katıldığı balolar şeklinde de yapılmaktadır.
antalyadan:
kiz bakma:
askerden dönen oğlu bir aileyi geçindirecek kadar para kazanabileceği bir iş sahibi oldu mu, artık analar oğullarının mürüvvetlerini görmek isterlerdi. bunun için oğlan anaları, en yakın ve samimi dostları arasından iki kadın seçerek üç kişilik bir görücü topluluğu halinde, bütün akrabalarının da fikirlerini alarak, bilgili becerikli ve eli çabuk bekâr genç kızı olan eve, tanışsın tanışmasın kız görmeye giderlerdi. bazen gitmeden önce bu kızlar hakkında yakın arkadaşlar aracılığı ile bilgi toplanırdı.
bir günde iki-üç kız görmek için ziyaretler yapılırdı. bu ziyaret sırasında kız evinde yapılan karşılama, kızın konuşma ve hareketleri dikkatle izlenir; hatta karşılama ve uğurlama sırasında kızın nefesinde ve vücudunda hoş olmayan bir koku olup olmadığını araştırmak için kıza sarılarak öperlerdi. eskiden ayrıca, çevrelerinde kız bulamayan görücüler yakın köylere kız görmeye giderlerdi. buradaki evlenme çağında kızları bulunan evleri bulmak için hiçbir kimseye danışmaya gerek yoktu. zira bölgeye özgü töreler içinde belki de en ilginci, özellikle alanya, manavgat, serik ve eşen bölgelerinde, evlerin bacalarına, damlarına evlenme çağında bulunan kız sayılarına göre boş şişe koyma geleneğidir. şişeler yatık ise kızların dul: kırık ise, kızların evlenmiş oldukları anlaşılırdı.
yapılan bütün ziyaretler sırasında görülmüş kızlar içinde bir tanesi üzerinde karar verilir; görülüp beğenilen kızın ailesine durum birkaç gün içinde bildirilirdi. karşılıklı bir anlaşmaya varılırsa kız ailesinden istenirdi.
dünür gitme:
erkek evinin sözcülüğünü üstüne alan kimse (genellikle oğlanın babası), anne-baba ve yakın bir tanıdık ve akrabadan oluşan topluluk, bir akşam kız evine (önceden haber vermek şartıyla) ziyaret yapardı. bu ziyaret sırasında kızı anne ve babasından isterler_ bu isteme genellikle, dini yönden hayırlı günler olarak kabul edildiği için perşembe ve cuma günlerine rastlatılırdı. kız ailesinden istenince, oğlan evi tarafından yapılan soruşturma gibi, kız evi de oğlan ve ailesi hakkında tanıdıklar arasında bir soruşturma yapardı. oğlan hakkında toplanan bilgiler olumlu olduğu takdirde oğlan evine haber verilerek, söz kesme merasimi için belirli bir gün kararlaştırılarak, oğlan evi kız evine davet edilirdi.
kiz bakma:
askerden dönen oğlu bir aileyi geçindirecek kadar para kazanabileceği bir iş sahibi oldu mu, artık analar oğullarının mürüvvetlerini görmek isterlerdi. bunun için oğlan anaları, en yakın ve samimi dostları arasından iki kadın seçerek üç kişilik bir görücü topluluğu halinde, bütün akrabalarının da fikirlerini alarak, bilgili becerikli ve eli çabuk bekâr genç kızı olan eve, tanışsın tanışmasın kız görmeye giderlerdi. bazen gitmeden önce bu kızlar hakkında yakın arkadaşlar aracılığı ile bilgi toplanırdı.
bir günde iki-üç kız görmek için ziyaretler yapılırdı. bu ziyaret sırasında kız evinde yapılan karşılama, kızın konuşma ve hareketleri dikkatle izlenir; hatta karşılama ve uğurlama sırasında kızın nefesinde ve vücudunda hoş olmayan bir koku olup olmadığını araştırmak için kıza sarılarak öperlerdi. eskiden ayrıca, çevrelerinde kız bulamayan görücüler yakın köylere kız görmeye giderlerdi. buradaki evlenme çağında kızları bulunan evleri bulmak için hiçbir kimseye danışmaya gerek yoktu. zira bölgeye özgü töreler içinde belki de en ilginci, özellikle alanya, manavgat, serik ve eşen bölgelerinde, evlerin bacalarına, damlarına evlenme çağında bulunan kız sayılarına göre boş şişe koyma geleneğidir. şişeler yatık ise kızların dul: kırık ise, kızların evlenmiş oldukları anlaşılırdı.
yapılan bütün ziyaretler sırasında görülmüş kızlar içinde bir tanesi üzerinde karar verilir; görülüp beğenilen kızın ailesine durum birkaç gün içinde bildirilirdi. karşılıklı bir anlaşmaya varılırsa kız ailesinden istenirdi.
dünür gitme:
erkek evinin sözcülüğünü üstüne alan kimse (genellikle oğlanın babası), anne-baba ve yakın bir tanıdık ve akrabadan oluşan topluluk, bir akşam kız evine (önceden haber vermek şartıyla) ziyaret yapardı. bu ziyaret sırasında kızı anne ve babasından isterler_ bu isteme genellikle, dini yönden hayırlı günler olarak kabul edildiği için perşembe ve cuma günlerine rastlatılırdı. kız ailesinden istenince, oğlan evi tarafından yapılan soruşturma gibi, kız evi de oğlan ve ailesi hakkında tanıdıklar arasında bir soruşturma yapardı. oğlan hakkında toplanan bilgiler olumlu olduğu takdirde oğlan evine haber verilerek, söz kesme merasimi için belirli bir gün kararlaştırılarak, oğlan evi kız evine davet edilirdi.
yöresel geleneklerden.
antalyadan:
eskiden nişan veya düğün yaklaşırken evlenecek gençlerin aileleri tarafından hazırlanan ve içinde damat ve gelin için çeşitli hediyeler bulunan kofalar, büyük bir seremoni içinde karşılıklı gönderilmesi yapılan eğlencelere tüm komşular katılır, lü... lü... lü...ler çekilir, maniler okunulur, şarkılar söylenirdi.
nişan kofası hazırlamak için belirlenen bir günde çarşıya çıkılarak kız tarafının akrabalarının da katıldığı kalabalık bir toplulukla kız için oğlan evi tarafından alışveriş yapılır, hediyeler alınır. daha sonra oğlan evi tarafından kızın beğenisi üzerine satın alman bu giyimlik eşyalar, takılar süslenmiş bir sepet (kofa) içinde "nişan kofası" olarak kız evine gönderilir. gelen hediyeler kızın arkadaşlarına ve tanıdıklarına bir masa üzerine serilerek gösterilir. iki taraf arasında kararlaştırılan bir günde, yalnız erkekler toplanarak dini yönden de duası yapılarak "söz kesme töreni" yapılır, sonunda limonata ikram edilir. ikram edilen limonatadan oğlan evine en önce kaçırarak damada içiren kimse bahşiş alır. tören dağılırken gelen misafirlerin bir kısmı, genellikle damadın arkadaşları, kız evinden gizlice bazı eşyaları alırlardı. kaçırılan bu eşyalar damada bahşiş karşılığı verilir ve sonra da ev sahibine iade edilirdi.
kızın eşya ve hediyelerini getiren nişan kofası geriye boş gönderilmez. kız evi de oğlan evine aldığı, damada iç çamaşırı, gömlek, yüzük, tıraş takımı, çorap ile damat evinde bulunan diğer fertlere de hediyeler verirdi. ayrıca bu hediyeler arasında iki sürahi şerbet de vardır. bu sürahilerin biri yeşil başörtüsü, diğeri de kırmızı ile bağlanırdı. bu kofayı kız evinden bir kişi oğlan evine götürür; oğlan evi hediyeleri getirene bahşiş verirdi.
ve yakınlar çağrılarak gelen hediyeler gösterilir; yeşil başörtüsü ile bağlı şerbeti damat, diğerini de yakınları içerdi. yeşil mutluluk anlamını, kırmızı ise, kızın verilmesi nedeniyle ailede duyulan can acısını simgelerdi.
bugün değişen sosyal şartlar gereği olarak birçoğunda nişan takımı adı da verilen bu adet uygulanmamaktadır.
antalyadan:
eskiden nişan veya düğün yaklaşırken evlenecek gençlerin aileleri tarafından hazırlanan ve içinde damat ve gelin için çeşitli hediyeler bulunan kofalar, büyük bir seremoni içinde karşılıklı gönderilmesi yapılan eğlencelere tüm komşular katılır, lü... lü... lü...ler çekilir, maniler okunulur, şarkılar söylenirdi.
nişan kofası hazırlamak için belirlenen bir günde çarşıya çıkılarak kız tarafının akrabalarının da katıldığı kalabalık bir toplulukla kız için oğlan evi tarafından alışveriş yapılır, hediyeler alınır. daha sonra oğlan evi tarafından kızın beğenisi üzerine satın alman bu giyimlik eşyalar, takılar süslenmiş bir sepet (kofa) içinde "nişan kofası" olarak kız evine gönderilir. gelen hediyeler kızın arkadaşlarına ve tanıdıklarına bir masa üzerine serilerek gösterilir. iki taraf arasında kararlaştırılan bir günde, yalnız erkekler toplanarak dini yönden de duası yapılarak "söz kesme töreni" yapılır, sonunda limonata ikram edilir. ikram edilen limonatadan oğlan evine en önce kaçırarak damada içiren kimse bahşiş alır. tören dağılırken gelen misafirlerin bir kısmı, genellikle damadın arkadaşları, kız evinden gizlice bazı eşyaları alırlardı. kaçırılan bu eşyalar damada bahşiş karşılığı verilir ve sonra da ev sahibine iade edilirdi.
kızın eşya ve hediyelerini getiren nişan kofası geriye boş gönderilmez. kız evi de oğlan evine aldığı, damada iç çamaşırı, gömlek, yüzük, tıraş takımı, çorap ile damat evinde bulunan diğer fertlere de hediyeler verirdi. ayrıca bu hediyeler arasında iki sürahi şerbet de vardır. bu sürahilerin biri yeşil başörtüsü, diğeri de kırmızı ile bağlanırdı. bu kofayı kız evinden bir kişi oğlan evine götürür; oğlan evi hediyeleri getirene bahşiş verirdi.
ve yakınlar çağrılarak gelen hediyeler gösterilir; yeşil başörtüsü ile bağlı şerbeti damat, diğerini de yakınları içerdi. yeşil mutluluk anlamını, kırmızı ise, kızın verilmesi nedeniyle ailede duyulan can acısını simgelerdi.
bugün değişen sosyal şartlar gereği olarak birçoğunda nişan takımı adı da verilen bu adet uygulanmamaktadır.
(bkz: nişan kofası)
antalyadan:
kız tarafı "evet" derse, her iki ailenin akrabaları ve dostları toplanarak "söz kesimi" veya "şerbet içme" denilen tören yapılırdı. söz kesimi sırasında "bundan sonra tatlı yiyelim, tatlı konuşalım."diyerek lokum gibi tatlı şeyler yenir ve şerbetler içilirdi. merasime katılan oğlan tarafı erkeklere işlemeli güzel birer mendil hediye ederdi.
söz kesiminden sonraki günlerde, her iki aile kız tarafının vereceği çeyizler ve oğlan evi tarafından verilecek "takı" (ağırlık) konularını görüşmek üzere tekrar bir araya gelirlerdi. kız evi isteklerini söyler. üç aşağı, beş yukarı anlaşılırdı.
çeyiz masrafları kız evine ait olmasına rağmen, günümüzde buzdolabı televizyon, yatak odası takımı vb. eşyaların oğlan evi tarafından veya ortak alım yönüne gidilmektedir.
kız tarafı "evet" derse, her iki ailenin akrabaları ve dostları toplanarak "söz kesimi" veya "şerbet içme" denilen tören yapılırdı. söz kesimi sırasında "bundan sonra tatlı yiyelim, tatlı konuşalım."diyerek lokum gibi tatlı şeyler yenir ve şerbetler içilirdi. merasime katılan oğlan tarafı erkeklere işlemeli güzel birer mendil hediye ederdi.
söz kesiminden sonraki günlerde, her iki aile kız tarafının vereceği çeyizler ve oğlan evi tarafından verilecek "takı" (ağırlık) konularını görüşmek üzere tekrar bir araya gelirlerdi. kız evi isteklerini söyler. üç aşağı, beş yukarı anlaşılırdı.
çeyiz masrafları kız evine ait olmasına rağmen, günümüzde buzdolabı televizyon, yatak odası takımı vb. eşyaların oğlan evi tarafından veya ortak alım yönüne gidilmektedir.
ankara ağzından birkaç sözcük...
altatar : altılı tabanca
avsunlu : zehir tesir etmeyen
bazlama : sacda pişirilen ekmek
bil : bel
bisleğeç: pişen hamuru sacta çevirmek için yassı tahta
capıt : bez parçası
cıngı : kıvılcım
çepken : efe yeleği
çot: sakat
döş : göğüs
enteri : entari
farçalamak : şımarmak
günüleme : kıskanç
hayrat : işine devamsız
höşmerim : bir yemek
husalanmak : merak etmek
kaykılmak : yan gelip yatmak
okkalı : ağır
zati : zaten
altatar : altılı tabanca
avsunlu : zehir tesir etmeyen
bazlama : sacda pişirilen ekmek
bil : bel
bisleğeç: pişen hamuru sacta çevirmek için yassı tahta
capıt : bez parçası
cıngı : kıvılcım
çepken : efe yeleği
çot: sakat
döş : göğüs
enteri : entari
farçalamak : şımarmak
günüleme : kıskanç
hayrat : işine devamsız
höşmerim : bir yemek
husalanmak : merak etmek
kaykılmak : yan gelip yatmak
okkalı : ağır
zati : zaten
- ankara zeybeği:
oyunların en gösterişlisidir. yiğitlik ve mertlik ifade eder. bu zeybek sazla oynanmakta olup, ağır bir melodisi vardır. en az iki kişi tarafından oynanır, üçlü sacayağı denileni daha da gösterişlidir. zeybek oyunlarında dikkat edilecek ve en başta gelen husus, oyunun vermiş olduğu karakteristik hava ve melodiye göre jest ve figürleri ayarlamaktır. yani duruş, kasılış ve poz zeybek oyununun bütün ihtişamım ortaya koyar.
- mendil zeybeği:
bu zeybek oyunu da ağır ve akıcı figürleri ile ankara zeybeğine yakındır. keza iki kişi tarafından ya da daha fazla kişiyle oynanır. bu zeybeğin en güzel görünüşü, çöküşte her iki dizin de yere vurularak doğrulmasıdır.
- karaşar zeybeği:
ankaranın ilçelerinden beypazarının karaşar nahiyesinin eski ankara ile ilgisi olduğu bilinmektedir. gerek melodisindeki akıcılık, gerek oyundaki tek ayak figürleri ile dikkati çe¬ker. zeybek söylenen türküyü takiben ve iki kişi tarafından oynanır.
- seymen zeybeği:
diğer zeybeklerden tamamen ayrı bir özelliği olan seymen zeybeği diğer zeybek oyunları gibi sazla değil, davul zurna ile, iki veya üç kişi tarafından oynanır. seymen zeybeği, isminden de anlaşılacağı üzere tertip edilen seymen alaylarında, düğünlerde, alayın önünde bulunan davul ve zur¬nanın hemen önünde kılıç veya tekke palalarıyla giden zeybekler tarafından oynanır.
- seymen alayı:
ankaralıların dilinde efe, yiğit ruhlu ve atlı anlamlarında kullanılan seymenin uzun bir geçmişi vardır. seymen düzme, ankara halkının oğuz türklerinden armağan olarak yaşattığı bir gelenektir. seymen düzmeyi, yalnız ankaranın saklamış olması bir raslantı değildir. çünkü ankara dolayları oğuz boylarıyla doluydu. çubukda kargın, aşağı çavundur, büydüz; elmadağ eteklerinde bayındır; yenimahallede kayı, kınık, dodurga; hüseyin gazi eteğinde peçenek, yazır; balâda avşar köylerinin adları 24 oğuz boyunun adlarından gelmektedir. seymen alayı "milli ruh"un coştuğu zamanlarda kurulurdu. selçuklu ve osmanlı devletlerinin kuruluşlarında böyle alaylar kurulmuştur. mustafa kemalin ankaraya geldiği gün de sabah erkenden sancak dikilmiş, seymen alayı düzülmüştü.
- yağcıoğlu zeybeği:
bu zeybek oyunu efe yağcıoğlu ahmet ağaya ithaf edilmiştir. zeybeğin ritm, ayak oyunları, poz ve hareketleri mertlik ifade eder. diz vuruşları, dönüşleri, melodisi, insanların eski ankaraya götürür. saz, ayakta ve göğüste tutularak çalınır.
oyunların en gösterişlisidir. yiğitlik ve mertlik ifade eder. bu zeybek sazla oynanmakta olup, ağır bir melodisi vardır. en az iki kişi tarafından oynanır, üçlü sacayağı denileni daha da gösterişlidir. zeybek oyunlarında dikkat edilecek ve en başta gelen husus, oyunun vermiş olduğu karakteristik hava ve melodiye göre jest ve figürleri ayarlamaktır. yani duruş, kasılış ve poz zeybek oyununun bütün ihtişamım ortaya koyar.
- mendil zeybeği:
bu zeybek oyunu da ağır ve akıcı figürleri ile ankara zeybeğine yakındır. keza iki kişi tarafından ya da daha fazla kişiyle oynanır. bu zeybeğin en güzel görünüşü, çöküşte her iki dizin de yere vurularak doğrulmasıdır.
- karaşar zeybeği:
ankaranın ilçelerinden beypazarının karaşar nahiyesinin eski ankara ile ilgisi olduğu bilinmektedir. gerek melodisindeki akıcılık, gerek oyundaki tek ayak figürleri ile dikkati çe¬ker. zeybek söylenen türküyü takiben ve iki kişi tarafından oynanır.
- seymen zeybeği:
diğer zeybeklerden tamamen ayrı bir özelliği olan seymen zeybeği diğer zeybek oyunları gibi sazla değil, davul zurna ile, iki veya üç kişi tarafından oynanır. seymen zeybeği, isminden de anlaşılacağı üzere tertip edilen seymen alaylarında, düğünlerde, alayın önünde bulunan davul ve zur¬nanın hemen önünde kılıç veya tekke palalarıyla giden zeybekler tarafından oynanır.
- seymen alayı:
ankaralıların dilinde efe, yiğit ruhlu ve atlı anlamlarında kullanılan seymenin uzun bir geçmişi vardır. seymen düzme, ankara halkının oğuz türklerinden armağan olarak yaşattığı bir gelenektir. seymen düzmeyi, yalnız ankaranın saklamış olması bir raslantı değildir. çünkü ankara dolayları oğuz boylarıyla doluydu. çubukda kargın, aşağı çavundur, büydüz; elmadağ eteklerinde bayındır; yenimahallede kayı, kınık, dodurga; hüseyin gazi eteğinde peçenek, yazır; balâda avşar köylerinin adları 24 oğuz boyunun adlarından gelmektedir. seymen alayı "milli ruh"un coştuğu zamanlarda kurulurdu. selçuklu ve osmanlı devletlerinin kuruluşlarında böyle alaylar kurulmuştur. mustafa kemalin ankaraya geldiği gün de sabah erkenden sancak dikilmiş, seymen alayı düzülmüştü.
- yağcıoğlu zeybeği:
bu zeybek oyunu efe yağcıoğlu ahmet ağaya ithaf edilmiştir. zeybeğin ritm, ayak oyunları, poz ve hareketleri mertlik ifade eder. diz vuruşları, dönüşleri, melodisi, insanların eski ankaraya götürür. saz, ayakta ve göğüste tutularak çalınır.
ankaradan:
sarılık:
halk arasında sarılık olarak yaygın olan bu hastalığın tedavi şekli de enteresandır. sarılık olan bir kimseye, bir altın parçasını suya atarlar, ıslatırlar ve hastaya bir hafta suyunu içirirler. keza sarılık hastasını da bu hastalığın ocağına götürürler. sarılığı kes¬tirirler. kestirme işi şöyledir: hastanın alnının ortasını hafifçe us¬tura ile keser. akan kanı alır, hastanın yüzüne sürer, bir hafta perhiz verir, acı ve bulgur yenmez.
sıtma:
sıtmalı hastaya da hastalıkla hiç ilgisi olmayan birtakım âdetler tatbik edilir. mesela sıtmalıyı alıp bir türbeye götürürler. orada sıtmalının bileğine ip bağlanır. dedeye adak adanır, mum dikilir ve türbenin penceresine bir bez bağlanır. sıtmalı çocuğa. dağda çobanın gezdirdiği kuru ekmek suda ıslatılarak yedirilir. ayı tüyünü veya yılan kabuğunu yakıp dumanına hastayı tutarlar. en güzeli de sıtmalı çocuğa, iki kumalı (iki evli) kimsenin ekmek teknesinden ekmek çalarlar, onu çocuğa yedirme şeklidir.
oklama:
nazardan başı ağrıyanları oklarlar. ocaklı kadın eline bir oklava alır, hastanın başında bazlama tahtası tutulur. ocaklı kadın kendi kendine şöyle konuşur.
selamün aleyküm
aleyküm selam
tatar nerden geliyorsun
tatar handan geliyorum
ne vurursun
sancı vururum
vurmam
vururum
vurmam
vururum
vurmam
vururum
der ve tahtaya yavaş yavaş vurur. bu hareket üç defa tekrarlanır.
boğmaca:
boğmaca olan çocuk, arslanhane’de caminin önündeki taşa yatırılır, derviş veya ocaklı bıçakla boğazını sıvazlar. yahut ak şemsettin türbesi’nin anahtarını boğazına sürerlerdi. türbeye bırakılan bir gömleği bir gece durduktan sonra çocuğa giydirirler, 40 gün çocuktan çıkartmazlar di. benden evvelki iki kız kardeşim de bu yolda tedavi gördüklerinden maalesef zavallılar ölmüşler.
bulgur püskürmesi:
kan bozukluğundan ötürü vücutta çıkan ufak kırmızılıklara bulgur püskürmesi denirdi. ocağı hacettepe’de idi. ocaklı kadın ağzına doldurduğu bulguru, vücuttaki kırmızı beneklere püskürür, okur, üfler, bulgurla sıvazlar, bir haftalık perhiz verirdi.
çiçek:
çiçek çıkartan çocuklara hakik taşı ile bakır’ı çocuğun alnına takarlar, kırk gün durur. dumandan, yemek kokusundan tecrit ederler, bol bol tatlı yedirirler, çiçeğin beyi çıkmasın diye kabuklarını çocuğa yedirirlerdi.
ishal:
ishal olana koruk suyu, yahut miyane kavutu (kavrulmuş un) aç karnına yedirilir, yahut da ahlat (yabani armut) hoşafı içirilirdi.
hacahmat - kan aldırma:
mayıs ayında, ilkbaharda kanı gür olanlar, sağ ayağından sol kolundan kan aldırırlar. kanalmak (neşterle) (bir nevi yaylı keskin bıçak) kol damarına yerleştirilir, yayını bırakır bırakmaz bıçak damarı keser ve kanı akıtır. ekseriya berberler bu işi yaparlardı.
nezle:
nezle olan kimsenin başına deve yününü sararlar. ayrıca tuzu kavururlar, bir torbaya koyarak nezle olanın başına sararlar. hastanın yüzüne al bir örtü örter, üzerine pamukları kor ve yakardı. ondan sonra da en fecisi örtüyü kaldırır, yüzünü gözünü tükürük içinde bırakırdı. buna alazlama denirdi.
bademcik:
bademciği olan kimseler de keza ocağına gider, ocak başparmakla bademcikleri ezer ve sap kavrularak dövülür, hastanın boğazına kamış bir boru ile üflenir.
basma hastalığı:
bu günün tıbbında farenjit denilen hastalık olur, tatlı elmayı ateşe gömerler ve hastanın boğazına sararlardı.
baş ağrısı:
başı ağrıyan kimsenin, kurbağayı alnına sararlar. kurbağa ölürse iyidir. ölmezse etini hastaya yedirirler.
bıçılgan:
inek memelerinin çatlamasıdır. süpürgenin ucunu yakarlar. hayvanın memesine vururlar, yahut bebe toprağını melhem yaparak çatlaklara sürerler. yahut da ısırgan otu lapasını sararlar.
göz çıbanı (nazar çıbanı):
göz çıbanı çıkan kimseye, kesilmiş bir koyunun gözü, kına ve su ile karılır, bu melhem çıbana sürülür, çıban azar üç gün sonra iyi olurmuş.
kan kabarcığı:
bu kabarcık daha ziyade gözün akında olur, buna da göz kapağını devirirler, ocaklı kimse gözdeki bu kabarcığı altınla çizerek tedavi eder.
hıyarcık:
hıyarcık çıkartan kimseye, hıyar turşusu konmak suretiyle tedavi ederler.
ince hastalık (verem):
bu hastalığın ne kadar korkunç olduğu bu gün malum; bu hastalığa tutulanlara kara eşek sütü içirirlermiş. bu sari ve öldürücü hastalığın tedavisi de bu idi.
it dirseği:
gözünde it dirseği çıkan kimse, bu hastalığın keza ocağına gider, ocaklı kolunun dirseği ile orayı sıvazlar.
ingin (yarım felç):
kadın başı kabağını kaynatırlar ve bu kabağın içine hastayı gömerler.
körükleme:
bir nevi çıbandır. ocağına gidilir körükletilir. körükleyici kimse, kendiri dider ve yakar, külünü bir kap içinde yağ ile karar melhem yapar, bu melhemi çıbanın üzerine koyarak çıbanı sarar. bu işi ekseriya museviler yaparlardı. ekşi, acı gibi şeylere perhiz verirlerdi.
kıt durgunu:
ekseriye emzikli kadınlarda olur, meme şişer süt akmaz. bunun için de emzikli kadın şişen göğsünü içi dolu bir testiye sokar. saçını da göğsün üstüne koyarak saç taranır.
kırkın:
kırkı çıkmayan çocuklarda olan bu hastalık, çocuğun yüzünde yara halinde tezahür eder, tedavisi için, kaplumbağa kabuğunu yakar, döverler, ince tülbentten elerler içine biraz tuz koyarak; çocuk doğar doğmaz bu tozla sıvarlar. iğne başı gibi ufak başlı sivilciler olup, buna ilaç itikat gereğince yapılmaz.
kan irini:
burun kanamasıdır. kanı dindermek için; burnu kanayan kimsenin alnına, kan taşı yüzüğü bağlarlar, ayrıca örümcek ağını pamuk gibi buruna sokarlar.
siğil (seyil):
siğilin erkeği ve dişisi olur, dişisi ürer çoğalır. siğili olan kimse için mühanlar köyünden kırmızı bir toprak getirilir; bu toprağı siğiller üzerine sürerler. ayrıca ayın ilk çarşambasında, ellerde kaç tane siğil varsa o kadar buğday tanesini kaynatırlar, bir ipe dizerler, sokak kapısının arkasına asarlar, kuşlar buğdayı yer siğil de geçermiş.
sallık:
idrarını tutamayan, aynı zamanda idrarını yapamayanlardır. bu hastalık için şu tedavi usulleri yapılır.
a - miyan kökünü ağızda çiğnetip yuttururlar.
b - arpa unu ile ardıç katranını hap yaparak verirler.
c - hamam leğeninin içine (derin ve uzun bakırdan) eski saman, deve kığı (pisliği), soğan kabuğu koyarlar ve kaynatırlar, leğenin üzerindeki deliği bir kapakla kapatırlar, hastayı bu tahtanın üzerine oturturlar, onun buğusunda bir saat kadar oturur.
d - çiğdem, zamanında koklanmadan toplanır, kaynatılır, içirilir.
e - mısır püskülü kaynatılarak içilir.
temreğe:
temreğe iki türlü olur biri sulu temreğe, diğeri kuru temreğe. sulu temreğeyi arpa ile çizerler. cevher toprağını ıslatırlar her sabah aç karnına içirirler.
zehirli kertenkele sokması:
çor (tuzlu ayran) içirilir, ya da sokulan yere eşek derisi sürülür. sokulan yer boğdurulur ve kuru zerdali ıslatılarak ezilip sarılır.
kurşun dökme:
bu âdet ve tedavi usulü hâlâ revaçta olup, zammımıza kadar gelmiştir. kurşun dökme, nazar değmiş kimseye, hastaya, asabi mizaçlı çocuklara, sıkıntılı kimselere dökülür. kurşun dökme işini umumiyetle yaşlı kadınlar yapar. kurşun döken kadın mutlaka ocak ve izinli yani (fatıma anamızın elini almış) olmalıdır. biraz kurşun bir kepçe içinde ateşte eritilir. bir kalburun içine biraz ekmek, tuz, buğday, arpa, bir bıçak, bir iğne, bir ayna konulur. kurşun dökülecek hastanın başına bir örtü örterler. kalburu hastanın başına tutarlar. içinde su bulunan bir tasa eriyen kurşunlan dökerler. soğuk suya dökülen kurşunlar haliyle donacaktır. bu donma halinde göz göz ve pütür pütür bir manzara arzeder. kurşunu döken: gördün mü? göz var der ve hastayı okur üfler. bıçakla sığar. kalbura konulan ekmek, buğday vesaire köpeklere verilir.
kaşıntı:
vücudu kaşınan kimselere çor içirilir. çor bol tuzlu yoğurttur.
dolama:
ocaklı kimse, dolama olan parmağı ağzının içine alır. yavaş yavaş, döndüre döndüre ısırır, tükürükle, okur, üfler. bu hareketi üç kerre yapar. ocaklılar ekseriya bu işler için para almazlar. para yerine, köpeklere ekmek verdirir. yağlı çıra ateşte yakılır ve yağlan çatlaklara sürülür.
el terlerse:
hiç tanımadığı bir kimsenin evine girilir. yatak ve yorganına el değdirilir. terleme geçermiş.
sarılık:
halk arasında sarılık olarak yaygın olan bu hastalığın tedavi şekli de enteresandır. sarılık olan bir kimseye, bir altın parçasını suya atarlar, ıslatırlar ve hastaya bir hafta suyunu içirirler. keza sarılık hastasını da bu hastalığın ocağına götürürler. sarılığı kes¬tirirler. kestirme işi şöyledir: hastanın alnının ortasını hafifçe us¬tura ile keser. akan kanı alır, hastanın yüzüne sürer, bir hafta perhiz verir, acı ve bulgur yenmez.
sıtma:
sıtmalı hastaya da hastalıkla hiç ilgisi olmayan birtakım âdetler tatbik edilir. mesela sıtmalıyı alıp bir türbeye götürürler. orada sıtmalının bileğine ip bağlanır. dedeye adak adanır, mum dikilir ve türbenin penceresine bir bez bağlanır. sıtmalı çocuğa. dağda çobanın gezdirdiği kuru ekmek suda ıslatılarak yedirilir. ayı tüyünü veya yılan kabuğunu yakıp dumanına hastayı tutarlar. en güzeli de sıtmalı çocuğa, iki kumalı (iki evli) kimsenin ekmek teknesinden ekmek çalarlar, onu çocuğa yedirme şeklidir.
oklama:
nazardan başı ağrıyanları oklarlar. ocaklı kadın eline bir oklava alır, hastanın başında bazlama tahtası tutulur. ocaklı kadın kendi kendine şöyle konuşur.
selamün aleyküm
aleyküm selam
tatar nerden geliyorsun
tatar handan geliyorum
ne vurursun
sancı vururum
vurmam
vururum
vurmam
vururum
vurmam
vururum
der ve tahtaya yavaş yavaş vurur. bu hareket üç defa tekrarlanır.
boğmaca:
boğmaca olan çocuk, arslanhane’de caminin önündeki taşa yatırılır, derviş veya ocaklı bıçakla boğazını sıvazlar. yahut ak şemsettin türbesi’nin anahtarını boğazına sürerlerdi. türbeye bırakılan bir gömleği bir gece durduktan sonra çocuğa giydirirler, 40 gün çocuktan çıkartmazlar di. benden evvelki iki kız kardeşim de bu yolda tedavi gördüklerinden maalesef zavallılar ölmüşler.
bulgur püskürmesi:
kan bozukluğundan ötürü vücutta çıkan ufak kırmızılıklara bulgur püskürmesi denirdi. ocağı hacettepe’de idi. ocaklı kadın ağzına doldurduğu bulguru, vücuttaki kırmızı beneklere püskürür, okur, üfler, bulgurla sıvazlar, bir haftalık perhiz verirdi.
çiçek:
çiçek çıkartan çocuklara hakik taşı ile bakır’ı çocuğun alnına takarlar, kırk gün durur. dumandan, yemek kokusundan tecrit ederler, bol bol tatlı yedirirler, çiçeğin beyi çıkmasın diye kabuklarını çocuğa yedirirlerdi.
ishal:
ishal olana koruk suyu, yahut miyane kavutu (kavrulmuş un) aç karnına yedirilir, yahut da ahlat (yabani armut) hoşafı içirilirdi.
hacahmat - kan aldırma:
mayıs ayında, ilkbaharda kanı gür olanlar, sağ ayağından sol kolundan kan aldırırlar. kanalmak (neşterle) (bir nevi yaylı keskin bıçak) kol damarına yerleştirilir, yayını bırakır bırakmaz bıçak damarı keser ve kanı akıtır. ekseriya berberler bu işi yaparlardı.
nezle:
nezle olan kimsenin başına deve yününü sararlar. ayrıca tuzu kavururlar, bir torbaya koyarak nezle olanın başına sararlar. hastanın yüzüne al bir örtü örter, üzerine pamukları kor ve yakardı. ondan sonra da en fecisi örtüyü kaldırır, yüzünü gözünü tükürük içinde bırakırdı. buna alazlama denirdi.
bademcik:
bademciği olan kimseler de keza ocağına gider, ocak başparmakla bademcikleri ezer ve sap kavrularak dövülür, hastanın boğazına kamış bir boru ile üflenir.
basma hastalığı:
bu günün tıbbında farenjit denilen hastalık olur, tatlı elmayı ateşe gömerler ve hastanın boğazına sararlardı.
baş ağrısı:
başı ağrıyan kimsenin, kurbağayı alnına sararlar. kurbağa ölürse iyidir. ölmezse etini hastaya yedirirler.
bıçılgan:
inek memelerinin çatlamasıdır. süpürgenin ucunu yakarlar. hayvanın memesine vururlar, yahut bebe toprağını melhem yaparak çatlaklara sürerler. yahut da ısırgan otu lapasını sararlar.
göz çıbanı (nazar çıbanı):
göz çıbanı çıkan kimseye, kesilmiş bir koyunun gözü, kına ve su ile karılır, bu melhem çıbana sürülür, çıban azar üç gün sonra iyi olurmuş.
kan kabarcığı:
bu kabarcık daha ziyade gözün akında olur, buna da göz kapağını devirirler, ocaklı kimse gözdeki bu kabarcığı altınla çizerek tedavi eder.
hıyarcık:
hıyarcık çıkartan kimseye, hıyar turşusu konmak suretiyle tedavi ederler.
ince hastalık (verem):
bu hastalığın ne kadar korkunç olduğu bu gün malum; bu hastalığa tutulanlara kara eşek sütü içirirlermiş. bu sari ve öldürücü hastalığın tedavisi de bu idi.
it dirseği:
gözünde it dirseği çıkan kimse, bu hastalığın keza ocağına gider, ocaklı kolunun dirseği ile orayı sıvazlar.
ingin (yarım felç):
kadın başı kabağını kaynatırlar ve bu kabağın içine hastayı gömerler.
körükleme:
bir nevi çıbandır. ocağına gidilir körükletilir. körükleyici kimse, kendiri dider ve yakar, külünü bir kap içinde yağ ile karar melhem yapar, bu melhemi çıbanın üzerine koyarak çıbanı sarar. bu işi ekseriya museviler yaparlardı. ekşi, acı gibi şeylere perhiz verirlerdi.
kıt durgunu:
ekseriye emzikli kadınlarda olur, meme şişer süt akmaz. bunun için de emzikli kadın şişen göğsünü içi dolu bir testiye sokar. saçını da göğsün üstüne koyarak saç taranır.
kırkın:
kırkı çıkmayan çocuklarda olan bu hastalık, çocuğun yüzünde yara halinde tezahür eder, tedavisi için, kaplumbağa kabuğunu yakar, döverler, ince tülbentten elerler içine biraz tuz koyarak; çocuk doğar doğmaz bu tozla sıvarlar. iğne başı gibi ufak başlı sivilciler olup, buna ilaç itikat gereğince yapılmaz.
kan irini:
burun kanamasıdır. kanı dindermek için; burnu kanayan kimsenin alnına, kan taşı yüzüğü bağlarlar, ayrıca örümcek ağını pamuk gibi buruna sokarlar.
siğil (seyil):
siğilin erkeği ve dişisi olur, dişisi ürer çoğalır. siğili olan kimse için mühanlar köyünden kırmızı bir toprak getirilir; bu toprağı siğiller üzerine sürerler. ayrıca ayın ilk çarşambasında, ellerde kaç tane siğil varsa o kadar buğday tanesini kaynatırlar, bir ipe dizerler, sokak kapısının arkasına asarlar, kuşlar buğdayı yer siğil de geçermiş.
sallık:
idrarını tutamayan, aynı zamanda idrarını yapamayanlardır. bu hastalık için şu tedavi usulleri yapılır.
a - miyan kökünü ağızda çiğnetip yuttururlar.
b - arpa unu ile ardıç katranını hap yaparak verirler.
c - hamam leğeninin içine (derin ve uzun bakırdan) eski saman, deve kığı (pisliği), soğan kabuğu koyarlar ve kaynatırlar, leğenin üzerindeki deliği bir kapakla kapatırlar, hastayı bu tahtanın üzerine oturturlar, onun buğusunda bir saat kadar oturur.
d - çiğdem, zamanında koklanmadan toplanır, kaynatılır, içirilir.
e - mısır püskülü kaynatılarak içilir.
temreğe:
temreğe iki türlü olur biri sulu temreğe, diğeri kuru temreğe. sulu temreğeyi arpa ile çizerler. cevher toprağını ıslatırlar her sabah aç karnına içirirler.
zehirli kertenkele sokması:
çor (tuzlu ayran) içirilir, ya da sokulan yere eşek derisi sürülür. sokulan yer boğdurulur ve kuru zerdali ıslatılarak ezilip sarılır.
kurşun dökme:
bu âdet ve tedavi usulü hâlâ revaçta olup, zammımıza kadar gelmiştir. kurşun dökme, nazar değmiş kimseye, hastaya, asabi mizaçlı çocuklara, sıkıntılı kimselere dökülür. kurşun dökme işini umumiyetle yaşlı kadınlar yapar. kurşun döken kadın mutlaka ocak ve izinli yani (fatıma anamızın elini almış) olmalıdır. biraz kurşun bir kepçe içinde ateşte eritilir. bir kalburun içine biraz ekmek, tuz, buğday, arpa, bir bıçak, bir iğne, bir ayna konulur. kurşun dökülecek hastanın başına bir örtü örterler. kalburu hastanın başına tutarlar. içinde su bulunan bir tasa eriyen kurşunlan dökerler. soğuk suya dökülen kurşunlar haliyle donacaktır. bu donma halinde göz göz ve pütür pütür bir manzara arzeder. kurşunu döken: gördün mü? göz var der ve hastayı okur üfler. bıçakla sığar. kalbura konulan ekmek, buğday vesaire köpeklere verilir.
kaşıntı:
vücudu kaşınan kimselere çor içirilir. çor bol tuzlu yoğurttur.
dolama:
ocaklı kimse, dolama olan parmağı ağzının içine alır. yavaş yavaş, döndüre döndüre ısırır, tükürükle, okur, üfler. bu hareketi üç kerre yapar. ocaklılar ekseriya bu işler için para almazlar. para yerine, köpeklere ekmek verdirir. yağlı çıra ateşte yakılır ve yağlan çatlaklara sürülür.
el terlerse:
hiç tanımadığı bir kimsenin evine girilir. yatak ve yorganına el değdirilir. terleme geçermiş.
anadolu geleneklerinden.
amasyadan:
pazar günü, gelin getirmek üzere gelin arabası süslenir. akraba, arkadaş, komşu, ve ahbaplara ait araçlardan oluşan konvoyla, gelin evine hareket edilir. kız evince, gelen araçlara yemeni, şifon, havlu gibi hediyelik takılır.
gelin alıcılardan, genç kızlar bahşiş almak için kapıyı açmazlar ve gelin sandığının üstüne de otururlar. düğün kahyasınca bahşişler verilir, kapılar açılıp gelinin çeyizi taşınır. gelin çeyizi yüklenirken alınan "müjde yastığı" damat evine getirilip (gelin geliyor anlamındadır) evde bekleyen kaynanaya bahşiş karşılığı verilir. gelinin beline, erkek kardeşi kırmızı ‘kardeş kuşağı’ nı bağlar. gelin, yakınları ile vedalaştıktan sonra babası tarafından gelin alıcılara teslim edilip dualar okunur.
gelin gezdirilerek damadın evine getirilir. kaynata, bahşiş vermeden gelin arabadan inmez. gelin eve girmeden, damat yüksek bir yerden gelinin üzerine çerez ve bozuk para serper veya kaynana içinde bozuk para bulunan bir çömleği kırar (kötü huylardan kurtulsun, bolluk olsun diye). gelin; kuzu postuna bastırılır (kuzu gibi olması için). eline verilen yağı, kapı eşiğine sürer (yağ gibi eriyip evine ısınsın diye). üzerine basıp geçmesi için ayağının altına demir leğen konulur (demir gibi sağlam olsun diye).
gelin içeriye girdikten sonra, kendi çeyiz sandığının üstüne kıbleye doğru oturtulur, kucağına erkek çocuk verilir. gelin, kaynanaya, görümcelere ve orada bulunanlara şeker verir (tatlı dilli olalım diye). çevreden gelin görmeye gelinir.
amasyadan:
pazar günü, gelin getirmek üzere gelin arabası süslenir. akraba, arkadaş, komşu, ve ahbaplara ait araçlardan oluşan konvoyla, gelin evine hareket edilir. kız evince, gelen araçlara yemeni, şifon, havlu gibi hediyelik takılır.
gelin alıcılardan, genç kızlar bahşiş almak için kapıyı açmazlar ve gelin sandığının üstüne de otururlar. düğün kahyasınca bahşişler verilir, kapılar açılıp gelinin çeyizi taşınır. gelin çeyizi yüklenirken alınan "müjde yastığı" damat evine getirilip (gelin geliyor anlamındadır) evde bekleyen kaynanaya bahşiş karşılığı verilir. gelinin beline, erkek kardeşi kırmızı ‘kardeş kuşağı’ nı bağlar. gelin, yakınları ile vedalaştıktan sonra babası tarafından gelin alıcılara teslim edilip dualar okunur.
gelin gezdirilerek damadın evine getirilir. kaynata, bahşiş vermeden gelin arabadan inmez. gelin eve girmeden, damat yüksek bir yerden gelinin üzerine çerez ve bozuk para serper veya kaynana içinde bozuk para bulunan bir çömleği kırar (kötü huylardan kurtulsun, bolluk olsun diye). gelin; kuzu postuna bastırılır (kuzu gibi olması için). eline verilen yağı, kapı eşiğine sürer (yağ gibi eriyip evine ısınsın diye). üzerine basıp geçmesi için ayağının altına demir leğen konulur (demir gibi sağlam olsun diye).
gelin içeriye girdikten sonra, kendi çeyiz sandığının üstüne kıbleye doğru oturtulur, kucağına erkek çocuk verilir. gelin, kaynanaya, görümcelere ve orada bulunanlara şeker verir (tatlı dilli olalım diye). çevreden gelin görmeye gelinir.
anadoluda kimi yörelerde uygulanan geleneklerimizden.
amasyadan:
damada kına yakılırken; sağdıç parmağını kınaya banarak elini yukarı kaldırır, bir iki üç diye saydıktan sonra bekar gençler kınalı parmağa ulaşmaya çalışırlar. kim önce kınayı almışsa ilk onun evleneceğine inanılır. kalan kına damadın arkadaşlarına dağıtılır (darısı bekarların başına olsun diye).
kına gecesinde gelinin ve damadın yanında arkadaşları kalır, bu gecede gelinin ayakkabısının altına bekar kızların isimleri yazılır, kimin ismi silinirse onun evleneceğine inanılır.
amasyadan:
damada kına yakılırken; sağdıç parmağını kınaya banarak elini yukarı kaldırır, bir iki üç diye saydıktan sonra bekar gençler kınalı parmağa ulaşmaya çalışırlar. kim önce kınayı almışsa ilk onun evleneceğine inanılır. kalan kına damadın arkadaşlarına dağıtılır (darısı bekarların başına olsun diye).
kına gecesinde gelinin ve damadın yanında arkadaşları kalır, bu gecede gelinin ayakkabısının altına bekar kızların isimleri yazılır, kimin ismi silinirse onun evleneceğine inanılır.
amasyadan:
cumartesi akşamı kız evinde kına gecesi yapılır. kızın annesi tarafından karılan kına, bir tepsi ortasına konulup etrafına mumlar dikilir. bulunulan mekanın orta kısmına oturan geline kına seti giydirildikten sonra kına türküleri ve ilahilerle gelin ağlatılır. avucuna altın konularak geline kına yakılır.
davul zurna eşliğinde damatla birlikte kız evine kına almaya gelinir. karılmış olarak hazır duran kına, etrafında mumlar, çerez, havlu, mendil konulan tepsi içerisinde damadın sağdıcına satılır. kına alındıktan sonra (köy ise kız evinden bir de tavuk alınarak) oynaya oynaya erkek evine dönülür.
cumartesi akşamı kız evinde kına gecesi yapılır. kızın annesi tarafından karılan kına, bir tepsi ortasına konulup etrafına mumlar dikilir. bulunulan mekanın orta kısmına oturan geline kına seti giydirildikten sonra kına türküleri ve ilahilerle gelin ağlatılır. avucuna altın konularak geline kına yakılır.
davul zurna eşliğinde damatla birlikte kız evine kına almaya gelinir. karılmış olarak hazır duran kına, etrafında mumlar, çerez, havlu, mendil konulan tepsi içerisinde damadın sağdıcına satılır. kına alındıktan sonra (köy ise kız evinden bir de tavuk alınarak) oynaya oynaya erkek evine dönülür.
amasyadan:
erkek evinde, davul-zurna ekibi cuma gününden itibaren çalmaya başlar, düğün evinin belli olması için bayrak dikilir, düğün kahyası, yiğitbaşı tespit edilir. gelin ve damat adayları tarafından sağdıç (gelin ve damadın düğün boyunca her işini takip eden tecrübeli bir kişi) seçilir. gelen misafirlere yemek ikram edilir. buna danışık yedirme denir.
cumartesi günü, köyde ise geniş bir mekan, şehirde ise düğün salonunda kız ve erkek tarafları bir araya gelir. müzik eşliğinde eğlenilir, davetlilere ikramlar yapılır. düğün, gelin ve damada takı takılması ile son bulur. bütün masrafları erkek evi karşılar.
erkek evinde, davul-zurna ekibi cuma gününden itibaren çalmaya başlar, düğün evinin belli olması için bayrak dikilir, düğün kahyası, yiğitbaşı tespit edilir. gelin ve damat adayları tarafından sağdıç (gelin ve damadın düğün boyunca her işini takip eden tecrübeli bir kişi) seçilir. gelen misafirlere yemek ikram edilir. buna danışık yedirme denir.
cumartesi günü, köyde ise geniş bir mekan, şehirde ise düğün salonunda kız ve erkek tarafları bir araya gelir. müzik eşliğinde eğlenilir, davetlilere ikramlar yapılır. düğün, gelin ve damada takı takılması ile son bulur. bütün masrafları erkek evi karşılar.
amasyadan:
genellikle hafta sonları kız evinde yapılır. nişana davet için, erkek evinden birisi çıkar ve davet ettiği her eve bir şeker veya davetiye verir. daveti yapan kişiye ‘okuyucu’ denir.
kız evinde, gelenlere yemekler verilir, getirilen hediyeler, sesi gür biri tarafından bağırılarak çevreye duyurulup orta bir yerde oturan gelinin başında çevrilir (töre çevrilmesi), takılar takılır. nişanlılık süresinde, dini bayram olursa kız evine kurbanlık ve hediyeler gönderilir.
genellikle hafta sonları kız evinde yapılır. nişana davet için, erkek evinden birisi çıkar ve davet ettiği her eve bir şeker veya davetiye verir. daveti yapan kişiye ‘okuyucu’ denir.
kız evinde, gelenlere yemekler verilir, getirilen hediyeler, sesi gür biri tarafından bağırılarak çevreye duyurulup orta bir yerde oturan gelinin başında çevrilir (töre çevrilmesi), takılar takılır. nişanlılık süresinde, dini bayram olursa kız evine kurbanlık ve hediyeler gönderilir.
amasyadan:
kız evinin davetinden sonra, erkek tarafı aile büyükleri, bir araya gelerek kız evine giderler. bu toplantıda gelin ve damada ‘söz yüzükleri’ takılır. nişan, düğün tarihleri, kız evinin istekleri konuşulur ve karara bağlanır. söz kesildikten sonra, gelin ve damat adayı tarafından orada bulunanların elleri öpülür, dualar okunur. bütün işlerin tatlılıkla gitmesi için şerbet içilir veya lokum yenir.
kız evinin davetinden sonra, erkek tarafı aile büyükleri, bir araya gelerek kız evine giderler. bu toplantıda gelin ve damada ‘söz yüzükleri’ takılır. nişan, düğün tarihleri, kız evinin istekleri konuşulur ve karara bağlanır. söz kesildikten sonra, gelin ve damat adayı tarafından orada bulunanların elleri öpülür, dualar okunur. bütün işlerin tatlılıkla gitmesi için şerbet içilir veya lokum yenir.
yöresel bir terim.
amasyadan:
gelin adayı, annesiyle birlikte, erkek evince, alış-verişe götürülür. takı ve eşyalar yanında, nişan kıyafeti ve düğün için gelinlik, ayrıca kız tarafının yakınlarına da hediyelik gömlek, elbiselik, çorap vs. alınır.
amasyadan:
gelin adayı, annesiyle birlikte, erkek evince, alış-verişe götürülür. takı ve eşyalar yanında, nişan kıyafeti ve düğün için gelinlik, ayrıca kız tarafının yakınlarına da hediyelik gömlek, elbiselik, çorap vs. alınır.
amasyada:
yörede evlenme yaşı yirmili yaş civarıdır. genellikle tek eşliliğin tercih edildiği yörede, akrabalarla evlendirme isteği ön plandadır. mirasın bölünmemesi amaçlandığından alınacak gelinin veya damadın aynı kültürden, tanıdık bir yerden olması da etkendir.
bir genç evlenme isteğini ailesine hissettirebilmek için, babasının ayakkabısının birisini ters çevirir, bazen de ayakkabıyı kapı eşiğine çivi ile çakar veya baba yanında iken ayakkabısını ters giyer (sağ ayakkabı sola, sol da ayakkabı sağa). bu; ‘beni evlendirin’ anlamına gelir.
genç kızlar, evlenme isteklerini bazen davranışlarındaki canlılıkla, bazen de aile fertleriyle geçimsizlik olarak dışa vururlar. evlenemeyen kızların kısmetlerinin bağlı olduğuna inanılır ve açılması için evliyalara gidilip dua edilir, cuma günleri selâ vakti kilit açılır. (bahtım böyle açılsın diye). evlenecek çağa gelmiş erkek için, düşünülen kızın evine gidilir. öncelikle kızdan su istenir, bardağın ve halıların temizliğine, evin düzenine bakılır. izlenim olumlu ve gençler de birbirini beğenmişse birkaç gün sonra dünür gidilir ve buna ‘dünür düşme’ denir.
erkek tarafının aile büyükleri, oğullarına almayı düşündükleri kız evine giderler. yapılan sohbet içerisinde en yaşlı kişi konuya girer ve ‘allah’ın emri peygamberin kavliyle kızınızı oğlumuza istiyoruz’, kız evi de ‘kısmetse olur’ derler. ancak, kız hemen verilmez, birkaç kez gidilir. kız evi, kızı vermeye niyetliyse, erkek tarafını araştırıp soruşturduktan sonra, uygun görülmüşse, gelmeleri için haber gönderir.
yörede evlenme yaşı yirmili yaş civarıdır. genellikle tek eşliliğin tercih edildiği yörede, akrabalarla evlendirme isteği ön plandadır. mirasın bölünmemesi amaçlandığından alınacak gelinin veya damadın aynı kültürden, tanıdık bir yerden olması da etkendir.
bir genç evlenme isteğini ailesine hissettirebilmek için, babasının ayakkabısının birisini ters çevirir, bazen de ayakkabıyı kapı eşiğine çivi ile çakar veya baba yanında iken ayakkabısını ters giyer (sağ ayakkabı sola, sol da ayakkabı sağa). bu; ‘beni evlendirin’ anlamına gelir.
genç kızlar, evlenme isteklerini bazen davranışlarındaki canlılıkla, bazen de aile fertleriyle geçimsizlik olarak dışa vururlar. evlenemeyen kızların kısmetlerinin bağlı olduğuna inanılır ve açılması için evliyalara gidilip dua edilir, cuma günleri selâ vakti kilit açılır. (bahtım böyle açılsın diye). evlenecek çağa gelmiş erkek için, düşünülen kızın evine gidilir. öncelikle kızdan su istenir, bardağın ve halıların temizliğine, evin düzenine bakılır. izlenim olumlu ve gençler de birbirini beğenmişse birkaç gün sonra dünür gidilir ve buna ‘dünür düşme’ denir.
erkek tarafının aile büyükleri, oğullarına almayı düşündükleri kız evine giderler. yapılan sohbet içerisinde en yaşlı kişi konuya girer ve ‘allah’ın emri peygamberin kavliyle kızınızı oğlumuza istiyoruz’, kız evi de ‘kısmetse olur’ derler. ancak, kız hemen verilmez, birkaç kez gidilir. kız evi, kızı vermeye niyetliyse, erkek tarafını araştırıp soruşturduktan sonra, uygun görülmüşse, gelmeleri için haber gönderir.
adana yöresinden:
kırık çıkık:
yörükler kırık çıkık konusunda çok deneyimlidirler. kırılan veya çıkan yeri doğrultarak, düzeltilen kemiği kamış veya tahta çıtayla bağlayıp üzerine sabun ve yumurtanın beyazı ile hazırlanmış bir tür macunu alçı gibi sürerler.
zatürre – sancı:
koyun derisine koyun iç yağının balla karıştırılması ile elde edilen sıvı ağrıyan yere bağlanır.
kurşun yarası:
kurşun, sıcak katranın yaranın üzerine sürülmesi ile çıkartılır. katran yaranın mikrop kapmaması için sürülür.
sancı - sızı:
tere otu, ayvadan ve yarbun gibi çeşitli otların dövülmesi ile hazırlanan macun sızlayan yere sürülür.
doğum ağrısı:
koyun ve keçi kesilip derisi sıcak olarak hastanın karnına sarılır. kekik yağı şekere iki damla damlatılır, şeker yenir.
göz ağrısı:
çakır dikeninin çiçeği ezilir lohusa kadının sütüyle karıştırılıp göze damlatılır.
verem:
verem tedavisi için çam ve katran ağaçlarının sulu kabukları yenir.
taş düşürme:
binbaşı otu kaynatılarak suyu içilir.
yara:
kurutulmuş kantron oto zeytinyağı ile karıştırılıp merhem haline gerilerek açık yaralara sürülür. yanmış kav külü sürülür.
mide:
kurutulmuş kantron otu çay gibi demlenip içilir.
şeker hastalığı:
yavşan otu çiçeği çay gibi demlenip içilir.
karın ağrısı:
bir soğan soyulur. içine tütün, katran, ardıç çekirdeği ezilerek konur, toprağa gömülür. gerektiğinde topraktan çıkarılarak ilaç olarak kullanılır.
sarılık:
sarılık ağacının suyu kaynatılarak içilir.
güneş çarpması:
hayvan derisine sığır tersi konur. hasta bu deriye sarılır.
kırık çıkık:
yörükler kırık çıkık konusunda çok deneyimlidirler. kırılan veya çıkan yeri doğrultarak, düzeltilen kemiği kamış veya tahta çıtayla bağlayıp üzerine sabun ve yumurtanın beyazı ile hazırlanmış bir tür macunu alçı gibi sürerler.
zatürre – sancı:
koyun derisine koyun iç yağının balla karıştırılması ile elde edilen sıvı ağrıyan yere bağlanır.
kurşun yarası:
kurşun, sıcak katranın yaranın üzerine sürülmesi ile çıkartılır. katran yaranın mikrop kapmaması için sürülür.
sancı - sızı:
tere otu, ayvadan ve yarbun gibi çeşitli otların dövülmesi ile hazırlanan macun sızlayan yere sürülür.
doğum ağrısı:
koyun ve keçi kesilip derisi sıcak olarak hastanın karnına sarılır. kekik yağı şekere iki damla damlatılır, şeker yenir.
göz ağrısı:
çakır dikeninin çiçeği ezilir lohusa kadının sütüyle karıştırılıp göze damlatılır.
verem:
verem tedavisi için çam ve katran ağaçlarının sulu kabukları yenir.
taş düşürme:
binbaşı otu kaynatılarak suyu içilir.
yara:
kurutulmuş kantron oto zeytinyağı ile karıştırılıp merhem haline gerilerek açık yaralara sürülür. yanmış kav külü sürülür.
mide:
kurutulmuş kantron otu çay gibi demlenip içilir.
şeker hastalığı:
yavşan otu çiçeği çay gibi demlenip içilir.
karın ağrısı:
bir soğan soyulur. içine tütün, katran, ardıç çekirdeği ezilerek konur, toprağa gömülür. gerektiğinde topraktan çıkarılarak ilaç olarak kullanılır.
sarılık:
sarılık ağacının suyu kaynatılarak içilir.
güneş çarpması:
hayvan derisine sığır tersi konur. hasta bu deriye sarılır.
kimi hastalıkların ya da sakatlıkların, doktora gitmeden de çözülebileceğini özümsemiş insanlara mahsus, kulaktan dolma veya zaman içerisindeki bilgilerle yapılan hekimlik türü. kocakarı ilacı da bu hekimliğin uzmanlık alanı içerisinde. yurdumuzda oldukça yaygın olan, bir tür ânında müdahale şekli.
adanadan:
kumru, güvercin ve kırlangıç gibi kuşların vurulması günah sayılır.
- ziyarete, yatırlara ve ağaçlara dilek için bez ve saç bağlanır.
- kaybolan eşya için kol okunur. kol büzülürse kaybın bulunacağına inanılır, buna da kol karşılamak denir.
- nazara çok inanılır. bazılarının ışıklı bir göze sahip olduğuna, bu insanların kötü bir niyetle baktıklarında nazar değdiğine inanılır. özellikle nazar değmesin diye karaçalı, dardağan, kördikenden süs yapılarak mavi boncukla birlikte hayvanların boynuna takılır.ayrıca deve boncuğu ve gök boncuk, hayvanlara ve çocuklara takılır.
- yeni gelin aileye huzursuzluk getirmesin diye ayağının altı hafifçe yakılır.
- öğleden sonra bereket kaçmaması için süt, yoğurt ve damızlık verilmez.
kumru, güvercin ve kırlangıç gibi kuşların vurulması günah sayılır.
- ziyarete, yatırlara ve ağaçlara dilek için bez ve saç bağlanır.
- kaybolan eşya için kol okunur. kol büzülürse kaybın bulunacağına inanılır, buna da kol karşılamak denir.
- nazara çok inanılır. bazılarının ışıklı bir göze sahip olduğuna, bu insanların kötü bir niyetle baktıklarında nazar değdiğine inanılır. özellikle nazar değmesin diye karaçalı, dardağan, kördikenden süs yapılarak mavi boncukla birlikte hayvanların boynuna takılır.ayrıca deve boncuğu ve gök boncuk, hayvanlara ve çocuklara takılır.
- yeni gelin aileye huzursuzluk getirmesin diye ayağının altı hafifçe yakılır.
- öğleden sonra bereket kaçmaması için süt, yoğurt ve damızlık verilmez.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?