ebru gündeşin kaçak albümünde yer alan bir şarki...
bir hikaye daha bitti bitiyor
goz gore gore kacip gidiyor elden
ne hazindir hayat eksiliyor sabrederken
git gide imkansizlasiyor
tende vakit gec, canda erken
her insan digerine benziyor kaybederken
aci gunler var onumuzde
kurudu yaslar gozumuzde
duramadik ki sozumuzde
tarih tekrar ediyor
hayatta basarilar diliyorum
hayatta basarilar diliyorum
laf olsun diye degil samimiyim
iyiligini istiyorum
söz:sezen aksu
müzik:amr mostafa
bir can dündar yazisi...
hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden
kaç kopya çıkarılabileceğini?
kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın farkında mısınız?
istemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman olduklarınızla nasıl çaresizce başka başka dünyalara doğru kanat çırpmaya
çabaladığınızı farkediyor musunuz?
bir dost nikahının ortasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün cenazesinde karşılaştığınız eski bir sevgiliyle çıkagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarattığını biliyor musunuz?
sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?
halen sinemalarda gösterilen "multipli city" (dördümüze bir eş) işte bu sorulara yanıt arıyor. filmin kahramanı (michael kreaton) çağdaş bir hastalığın kurbanı; işinden başını kaldıramayan, oradan oraya koşturmaktan ne evine, ne sevdiklerine zaman ayıramayan ve sonunda hiçbirşeyi doyasıya yasayamadan bitkin düşen bir "işkolik"...
bu çıkmaz sokakta debelenip dururken insanların benzerim üretmeyi başarmış bir genetik araştırmacıyla tanışıyor ve kendisinden bir kopya çıkarttırıyor. böylece işine aslını, evine kopyasını göndererek durumu idare ediyor. ancak zamanla bu da yetmez oluyor. kopyalar önce üçe, sonra dörde çıkıyor. sonunda aynı adamdan, çılgın, serseri, evcil, işkolik kopyalar türüyor.
yönetmen harold ramis, güncel bir sûrunu sinema teknolojisinin de yardımıyla ve mizahi bir dille perdeye taşırken, çağdaş insanın iç dünyasındaki kimlik krizini ve karmaşayı da olanca çıplaklığıyla sergiliyor.
senaryoya bakınca sormadan edemiyorsunuz:
sahi kaç kopyayız biz?
aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?
bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotokopimiz?
james bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü ingiliz salon erkeklerini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir james dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi?
ne zaman maryl streepin çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp dingin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip madonnanın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz?
huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıltısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarım ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?
hangi kopyanız "kaçıp gidelim uzaklara diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken...
üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdülerinden cinsel fantaziler üreten din adamlarını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda birer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işadamlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz?
kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve gözyaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı nasıl kendinize bile söylemeye cesaret edemediğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?
her akşam haberlerin karşısında genç mezarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz?
resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfalarından oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı atmak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi hatırlıyorsunuz, üzülerek mi..?
aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor musunuz?
kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuşturuyor musunuz hiç...?
içinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu?
hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağını denetleyebiliyor musunuz?
siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misiniz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benziyor?
bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?
göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç suret bırakacaksınız?
kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?
sahi, kaç kopyasınız siz...?
hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...?
hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden
kaç kopya çıkarılabileceğini?
kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın farkında mısınız?
istemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman olduklarınızla nasıl çaresizce başka başka dünyalara doğru kanat çırpmaya
çabaladığınızı farkediyor musunuz?
bir dost nikahının ortasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün cenazesinde karşılaştığınız eski bir sevgiliyle çıkagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarattığını biliyor musunuz?
sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?
halen sinemalarda gösterilen "multipli city" (dördümüze bir eş) işte bu sorulara yanıt arıyor. filmin kahramanı (michael kreaton) çağdaş bir hastalığın kurbanı; işinden başını kaldıramayan, oradan oraya koşturmaktan ne evine, ne sevdiklerine zaman ayıramayan ve sonunda hiçbirşeyi doyasıya yasayamadan bitkin düşen bir "işkolik"...
bu çıkmaz sokakta debelenip dururken insanların benzerim üretmeyi başarmış bir genetik araştırmacıyla tanışıyor ve kendisinden bir kopya çıkarttırıyor. böylece işine aslını, evine kopyasını göndererek durumu idare ediyor. ancak zamanla bu da yetmez oluyor. kopyalar önce üçe, sonra dörde çıkıyor. sonunda aynı adamdan, çılgın, serseri, evcil, işkolik kopyalar türüyor.
yönetmen harold ramis, güncel bir sûrunu sinema teknolojisinin de yardımıyla ve mizahi bir dille perdeye taşırken, çağdaş insanın iç dünyasındaki kimlik krizini ve karmaşayı da olanca çıplaklığıyla sergiliyor.
senaryoya bakınca sormadan edemiyorsunuz:
sahi kaç kopyayız biz?
aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?
bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotokopimiz?
james bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü ingiliz salon erkeklerini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir james dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi?
ne zaman maryl streepin çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp dingin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip madonnanın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz?
huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıltısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarım ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?
hangi kopyanız "kaçıp gidelim uzaklara diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken...
üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdülerinden cinsel fantaziler üreten din adamlarını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda birer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işadamlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz?
kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve gözyaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı nasıl kendinize bile söylemeye cesaret edemediğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?
her akşam haberlerin karşısında genç mezarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz?
resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfalarından oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı atmak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi hatırlıyorsunuz, üzülerek mi..?
aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor musunuz?
kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuşturuyor musunuz hiç...?
içinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu?
hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağını denetleyebiliyor musunuz?
siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misiniz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benziyor?
bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?
göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç suret bırakacaksınız?
kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?
sahi, kaç kopyasınız siz...?
hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...?
bir can yücel şiiri...
ellerindi ellerimden tutan
ellerimdi ellerinden tutan...
bıraktığı anda ellerimiz ellerimizi
gökyüzüne vuracaktı gölgeleri ellerimizin
kimbilir kaç martılar halinde...
bir masada karşı karşıya
seyrederken dudaklarını senin,
dile gelmiş ilk türkçeydik...
henüz başlamış külrengi bahar,
ne savaş, ne barıştık biz...
bu dünyaya yeni gelmiş bir diyar
manolyaya gece konmuş kumrular...
ellerindi ellerimden tutan
ellerimdi ellerinden tutan...
bıraktığı anda ellerimiz ellerimizi
gökyüzüne vuracaktı gölgeleri ellerimizin
kimbilir kaç martılar halinde...
bir masada karşı karşıya
seyrederken dudaklarını senin,
dile gelmiş ilk türkçeydik...
henüz başlamış külrengi bahar,
ne savaş, ne barıştık biz...
bu dünyaya yeni gelmiş bir diyar
manolyaya gece konmuş kumrular...
bir orhan veli şiiri...
şimdi kılıksızım, fakat
borçlarımı ödedikten sonra
ihtimal bir kat da yeni esvabım olacak
ve ihtimal sen
yine beni sevmeyeceksin.
bununla beraber pazar akşamları
sizin mahalleden geçerken,
süslenmiş olarak,
zannediyor musun ki ben de sana
şimdiki kadar kıymet vereceğim ?
şimdi kılıksızım, fakat
borçlarımı ödedikten sonra
ihtimal bir kat da yeni esvabım olacak
ve ihtimal sen
yine beni sevmeyeceksin.
bununla beraber pazar akşamları
sizin mahalleden geçerken,
süslenmiş olarak,
zannediyor musun ki ben de sana
şimdiki kadar kıymet vereceğim ?
bir sunay akin şiiri...
iki rayı gibiyiz
bir tren yolunun
yakın olması
neyi değiştirir
son istasyonun
iki rayı gibiyiz
bir tren yolunun
yakın olması
neyi değiştirir
son istasyonun
bir halim şefik güzelson şiiri...
bu bir kılıçbalığının öyküsü
yazılmasa da olurdu
ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu
uskumrunun arkasından gidiyorduk
sürünün içinde ben de vardım
sırtımda bir zıpkın yarası
mutlu olmasına mutluydum
nedense gitmiyordu kulağımdan
bir türlü o "ağ var" sesleri
denizkızı girmiş düşünceme
ben iflah olmam
dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı
dolanınca ağa çok geçmeden küserim
bir çocuk bile çeker sandala beni
bu kadar ağır olmasam
beni böyle koşturan yaşama sevinci
kanal boyunca bir o yana bir bu yana
siz yok musunuz siz derya kuzuları
kestim kılıcımla karanlığını dibin
yakamoz içinde bıraktım suları
ah ayaz gecelerde olur ne olursa
sırtımda bir zıpkın yarası
alın beni mor kuşaklı bir takaya götürün
iri gözlerimde keder
kılıcımda hüzün
satın beni, satın beni
rakı için
bu bir kılıçbalığının öyküsü
yazılmasa da olurdu
ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu
uskumrunun arkasından gidiyorduk
sürünün içinde ben de vardım
sırtımda bir zıpkın yarası
mutlu olmasına mutluydum
nedense gitmiyordu kulağımdan
bir türlü o "ağ var" sesleri
denizkızı girmiş düşünceme
ben iflah olmam
dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı
dolanınca ağa çok geçmeden küserim
bir çocuk bile çeker sandala beni
bu kadar ağır olmasam
beni böyle koşturan yaşama sevinci
kanal boyunca bir o yana bir bu yana
siz yok musunuz siz derya kuzuları
kestim kılıcımla karanlığını dibin
yakamoz içinde bıraktım suları
ah ayaz gecelerde olur ne olursa
sırtımda bir zıpkın yarası
alın beni mor kuşaklı bir takaya götürün
iri gözlerimde keder
kılıcımda hüzün
satın beni, satın beni
rakı için
bir can dündar yazisi..
bahar, yalvarırım çek git işine!..
salma üstüme çiçeklerini,
...aklımı çelme!..
her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
yapma bunu bana bahar,
böyle üstüme gelme...!
* * *
zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
kalbimin buzları erimiş.
göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
bir de sen çıldırtma beni...
krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
bulutların üşüşmesin başıma...
girme kanıma benim...
...yoldan çıkarma...!
* * *
sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
sevdanın suç ortağısın.
kıyma bana...!
biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
o iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları...
tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.
* * *
iyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
iş açma başıma...
git işine!
yoldan çıkarma beni!..
bahar, yalvarırım çek git işine!..
salma üstüme çiçeklerini,
...aklımı çelme!..
her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
yapma bunu bana bahar,
böyle üstüme gelme...!
* * *
zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
kalbimin buzları erimiş.
göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
bir de sen çıldırtma beni...
krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
bulutların üşüşmesin başıma...
girme kanıma benim...
...yoldan çıkarma...!
* * *
sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
sevdanın suç ortağısın.
kıyma bana...!
biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
o iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları...
tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.
* * *
iyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
iş açma başıma...
git işine!
yoldan çıkarma beni!..
bir murathan mungan şiiri...
iki çıplak yara
iki çıplak düşman
şimdi karşı karşıya
artık herşey olabilir
artık bütün dünya karanlık imkan
geç geçebilirsen ruhum
bir daha buralardan
aşktaki düşmanlık değil
düşmanlıktaki aşk
onları şimdi birbirinden ayıran
ruh ölür, beden unutur
av kurtulur kendine kurduğu
mazinin tuzağından
kendinin sonuna geldi mi
yeniden görür insan
çıplak hüküm, acı özgürlük!
kana karışan aşk zamana intikamla sızar
bilirim, çok geçtim buralardan
benim zaferim ayrıldıktan sonra başlar
aşkta zafer olmadığını anlayana kadar
iki çıplak yara
iki çıplak düşman
şimdi karşı karşıya
artık herşey olabilir
artık bütün dünya karanlık imkan
geç geçebilirsen ruhum
bir daha buralardan
aşktaki düşmanlık değil
düşmanlıktaki aşk
onları şimdi birbirinden ayıran
ruh ölür, beden unutur
av kurtulur kendine kurduğu
mazinin tuzağından
kendinin sonuna geldi mi
yeniden görür insan
çıplak hüküm, acı özgürlük!
kana karışan aşk zamana intikamla sızar
bilirim, çok geçtim buralardan
benim zaferim ayrıldıktan sonra başlar
aşkta zafer olmadığını anlayana kadar
bir ahmet telli şiiri...
şimdi kim bilebilir zakkumun
o kekre tadını bizim kadar
tenimize sinmiş sülfür kokusunu
soluğumuzdaki cıvayı kim duyar
intikamcıydı bilim, sezgimizse
gölgesi sulara vuran bir ceylan
neyi yaşamışsak ömrümüz diye
derimize yazdı o vak’anüvis
kehribar saplı bir hançerle
kehânet kuyularında sınandık
terkettiğimiz her şehir yakıldı
anıtlar dikildi kahhar ve kutsal
zamansa bir karadeliğe dönüştü
belleğimizin oksitlenen çöllerinde
çöl ve moraran cesetler, rüya
kâbusa dönüyor cinnet saatidir
coğrafyanın bu yakasında bir halk
kendi oğullarını boğazlıyor artık
kûfi bir cesaret oluyor cinnet
biz keder diyorduk, tarihmiş
dilimizde işte o kil ve kül tadı
şimdi kim bilebilir yenilginin
o kekre kokusunu bizim kadar
soluğumuzdaki cıvayı kim duyabilir
şimdi kim bilebilir zakkumun
o kekre tadını bizim kadar
tenimize sinmiş sülfür kokusunu
soluğumuzdaki cıvayı kim duyar
intikamcıydı bilim, sezgimizse
gölgesi sulara vuran bir ceylan
neyi yaşamışsak ömrümüz diye
derimize yazdı o vak’anüvis
kehribar saplı bir hançerle
kehânet kuyularında sınandık
terkettiğimiz her şehir yakıldı
anıtlar dikildi kahhar ve kutsal
zamansa bir karadeliğe dönüştü
belleğimizin oksitlenen çöllerinde
çöl ve moraran cesetler, rüya
kâbusa dönüyor cinnet saatidir
coğrafyanın bu yakasında bir halk
kendi oğullarını boğazlıyor artık
kûfi bir cesaret oluyor cinnet
biz keder diyorduk, tarihmiş
dilimizde işte o kil ve kül tadı
şimdi kim bilebilir yenilginin
o kekre kokusunu bizim kadar
soluğumuzdaki cıvayı kim duyabilir
düşlerde sevdim seni söyleyemedim
sessiz öptüm nefesini söyleyemedim
sana ben şiirler sözler büyüttüm
sana ben baharlar yazlar büyüttüm
sana ben hummalı gizler büyüttüm
söyleyemedim
şarkılar yazdım sana okuyamadım
hep yanımdaydın oysa dokunamadım
sana ben hayaller düşler büyüttüm
sana ben gözümde yaşlar büyüttüm
sana ben hummalı aşklar büyüttüm
söyleyemedim
cevdet bağca
sessiz öptüm nefesini söyleyemedim
sana ben şiirler sözler büyüttüm
sana ben baharlar yazlar büyüttüm
sana ben hummalı gizler büyüttüm
söyleyemedim
şarkılar yazdım sana okuyamadım
hep yanımdaydın oysa dokunamadım
sana ben hayaller düşler büyüttüm
sana ben gözümde yaşlar büyüttüm
sana ben hummalı aşklar büyüttüm
söyleyemedim
cevdet bağca
bir can dündar yazisi...
bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde, yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, dağlara dönmeli yüzünü insan...
yeni patikalar,yeni yollar seçmeli,yüreğini ferahlatacak; yeni insanlarla tanışmalı,yeni keşifler yaparak...hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, gerçekleştirmeyi denemeli! her geçen gece,ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da, o dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.
baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa, değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri; küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin birkaç durak önce inip servisten,otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; gördüğünü hissedebilmeli!
sağlığını kaybedip,ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat ! illa büyük acılar çekmemeli,küçük mutlulukları fark etmek için! başkasının yerine koyabilmeli kendini;
ağlayan birine "gül ". inleyen birine " sus" dememeli ! ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli! şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; sevgisiz,soysuz kalarak! dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...karda, yağmurda; sevincine,coşkusuna ;fırtınada boranda; öfkesine,isyanına ortak olabilmeli doğanın!
bir çocuğun ilk adımlarında umudu ; bir gencin düşlerinde geleceği ; bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli ! çalışmadan başarmayı,sevmeden sevilmeyi,mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli! ama küçük, ama büyük ; her hayal kırıklığı, her acı;
bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için ; kaçırmamalı! çünkü ; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için , hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan neşesizdir kahkahaların ; merhaba dememişsen , anlamsızdır elvedaların...
ne, herkesi düşünmekten kendini , ne ; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı ! bilmeli ; çok kısa olduğunu hayatın hep vermek ya da hep almak için... sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil , söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere... hafızası olmalı insanın ; hiç değilse aynı hataları ,aynı bahanelerle tekrarlamaması için ! soruları olmalı , yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak !
dostları olmalı ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak! herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi ; ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki , hakkını verebilsin sevdiklerinin... zaman bulabilsin; bir teşekkür, bir elveda için... yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan ! tıpkı , her şeye sahip olamayacağı gibi ...
zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!
bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde, yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, dağlara dönmeli yüzünü insan...
yeni patikalar,yeni yollar seçmeli,yüreğini ferahlatacak; yeni insanlarla tanışmalı,yeni keşifler yaparak...hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, gerçekleştirmeyi denemeli! her geçen gece,ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da, o dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.
baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa, değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri; küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin birkaç durak önce inip servisten,otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; gördüğünü hissedebilmeli!
sağlığını kaybedip,ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat ! illa büyük acılar çekmemeli,küçük mutlulukları fark etmek için! başkasının yerine koyabilmeli kendini;
ağlayan birine "gül ". inleyen birine " sus" dememeli ! ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli! şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; sevgisiz,soysuz kalarak! dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...karda, yağmurda; sevincine,coşkusuna ;fırtınada boranda; öfkesine,isyanına ortak olabilmeli doğanın!
bir çocuğun ilk adımlarında umudu ; bir gencin düşlerinde geleceği ; bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli ! çalışmadan başarmayı,sevmeden sevilmeyi,mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli! ama küçük, ama büyük ; her hayal kırıklığı, her acı;
bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için ; kaçırmamalı! çünkü ; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için , hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan neşesizdir kahkahaların ; merhaba dememişsen , anlamsızdır elvedaların...
ne, herkesi düşünmekten kendini , ne ; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı ! bilmeli ; çok kısa olduğunu hayatın hep vermek ya da hep almak için... sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil , söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere... hafızası olmalı insanın ; hiç değilse aynı hataları ,aynı bahanelerle tekrarlamaması için ! soruları olmalı , yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak !
dostları olmalı ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak! herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi ; ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki , hakkını verebilsin sevdiklerinin... zaman bulabilsin; bir teşekkür, bir elveda için... yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan ! tıpkı , her şeye sahip olamayacağı gibi ...
zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!
bir afşar timuçin şiiri...
gözlerine bakar ağlar
bu son şarkı
son umut
gitme hep burada kal
bizimle kal bu kıyıda
her yanına dokundum bakışının
her yerini tanıdım göklerinin
gün boyu sende uçtum
dinlendim dallarında
atlılar gibi yoruldum yanında
uyudum
ölür kıyı ölür yazlar
alır götürür karakış
her bahar her umuda zorunlu mu
neden yolcusun bu kadar
gideceksen
al götür umudumu
al götür sonuna kadar
gözlerine bakar ağlar
bu son şarkı
son umut
gitme hep burada kal
bizimle kal bu kıyıda
her yanına dokundum bakışının
her yerini tanıdım göklerinin
gün boyu sende uçtum
dinlendim dallarında
atlılar gibi yoruldum yanında
uyudum
ölür kıyı ölür yazlar
alır götürür karakış
her bahar her umuda zorunlu mu
neden yolcusun bu kadar
gideceksen
al götür umudumu
al götür sonuna kadar
bir nevzat çelik şiiri...
geçici ayrılık benimkisi
ilkyaz çiçeğine gebeyim
ağıtlar yakmayın adıma
ben ölmedim ölmeyeceğim
sıcak saklayın gecelerimi
karlar altından çıkıp geleceğim
düşlerinizin ateşinden
ılık bir rüzgar gibi eseceğim
demlice bir çay koyun üstüne
aç çocuk gibi besleyin sobayı
nasıl tütüyorsanız gözlerimde
öylece tütsün buharı
uzunca serin yatağımı
boyunca uzansın ayağım
el aman deyince gece
usulca kıvrılır yatarım
can canım canlarım
hazır mı koynunuzdaki yerim
gün olur gecikmiş çocuk gibi
bağıra çağıra gelirim
geçici ayrılık benimkisi
ilkyaz çiçeğine gebeyim
ağıtlar yakmayın adıma
ben ölmedim ölmeyeceğim
sıcak saklayın gecelerimi
karlar altından çıkıp geleceğim
düşlerinizin ateşinden
ılık bir rüzgar gibi eseceğim
demlice bir çay koyun üstüne
aç çocuk gibi besleyin sobayı
nasıl tütüyorsanız gözlerimde
öylece tütsün buharı
uzunca serin yatağımı
boyunca uzansın ayağım
el aman deyince gece
usulca kıvrılır yatarım
can canım canlarım
hazır mı koynunuzdaki yerim
gün olur gecikmiş çocuk gibi
bağıra çağıra gelirim
(bkz: duman avcıları)
deccal çağrışımı yapan yeni bir bilgiç adayı nicki.
hançerli şu gönlüm,
sevdanla kanarken,
unutmak ne mümkün severken!
hayatla barışmak,
bir yerden tutunmak,
her şeyde sen varken,
kolay mı ah unutmak!
sevdanla kanarken,
unutmak ne mümkün severken!
hayatla barışmak,
bir yerden tutunmak,
her şeyde sen varken,
kolay mı ah unutmak!
çok kötüymüş çok...
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?