(bkz: iki ki$iye bir dunya)
(bkz: mektup)
kaan ince $iiridir..
yarım kalmış acılar denizi pencereme konardı ge-
ceyle, savrulurdum. gözyaşı kokusuyla dolu bir
kuğu, zamanın sonuna kalkan, sürgünümdü; göz
mavisi duman, sessizliğim. aktım ölü denizkızıy-
la gökkuşağı saklı mektubun içine, pulumuz rüz-
gar oldu, postacımız güvercin. civa gibi eridik ka-
bımızda. kırmızıya gittik. hemen yokladım yüzü-
mü yağmurun yuva yaptığı ellerimle. iyice şaşır-
mıştı alıcısı vapur ıslığımızın. saplandı gözlerimin
ışığı yeni güne.
mermer bir kayıkla geri döndük
diğer yarısına acının,
usulca çekildi deniz,
son bulduk, yenildik.
artık yataksız bir liman yüreğim, soğuk ve loş.
kırık
düşlerim. serçelerde gözlerimin buğusu. buruk
içim.
böylesi bir yenilgiyi beklemediğim için
sabahın en serin ucunda bağıran ben
intihar edecekmiş gibi sıkılıyorum
düşük boynuma asılı sonbaharı.
çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kı-
rıntılarımızla boğulduğumuz odaya. düştü saat
duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: imdat.
akrep soktu kendini. çan sesleri, ezan sesleri, martı
sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. unuttum mektu-
bun içinde boğulduğumu. elveda.
yarım kalmış acılar denizi pencereme konardı ge-
ceyle, savrulurdum. gözyaşı kokusuyla dolu bir
kuğu, zamanın sonuna kalkan, sürgünümdü; göz
mavisi duman, sessizliğim. aktım ölü denizkızıy-
la gökkuşağı saklı mektubun içine, pulumuz rüz-
gar oldu, postacımız güvercin. civa gibi eridik ka-
bımızda. kırmızıya gittik. hemen yokladım yüzü-
mü yağmurun yuva yaptığı ellerimle. iyice şaşır-
mıştı alıcısı vapur ıslığımızın. saplandı gözlerimin
ışığı yeni güne.
mermer bir kayıkla geri döndük
diğer yarısına acının,
usulca çekildi deniz,
son bulduk, yenildik.
artık yataksız bir liman yüreğim, soğuk ve loş.
kırık
düşlerim. serçelerde gözlerimin buğusu. buruk
içim.
böylesi bir yenilgiyi beklemediğim için
sabahın en serin ucunda bağıran ben
intihar edecekmiş gibi sıkılıyorum
düşük boynuma asılı sonbaharı.
çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kı-
rıntılarımızla boğulduğumuz odaya. düştü saat
duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: imdat.
akrep soktu kendini. çan sesleri, ezan sesleri, martı
sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. unuttum mektu-
bun içinde boğulduğumu. elveda.
ümit ya$ar kitabı ve kelimelerin kifayetsiz kaldığı güzellikteki $iiri..
birinci bölüm:
kader kapıyı çalıyor
[andante]
gelme diyorsun
bu gel demektir
birazdan güneş doğacak
dolu dizgin atlılar geçecek yüreğimden
seni düşüneceğim
gümüş mahmuzların parlaklığında
yağmur nal izlerini örtmeden
sana geleceğim
bekle beni
hindistan ‘da banaras şehrinde seni aradım
ganj ‘ın sularında lanetlenmiş insanlar yıkanıyordu
ganj ‘ın suları pisti bulanıktı
içtim
bir kadın tanıdım haydarabat ‘da
cüzamlıydı güzeldi üstelik
sana benziyordu
etli dudakları vardı
brahman mabetlerinde seviştik üç gün üç gece
taşların üstünde yattık
bir hayvan tarafımız vardı alımlı
bir tanrı tarafımız vardı iğrenç
bir insan tarafımız olacaktı
aradık üç gün üç gece
bulamadık
bir tanrı tarafımız vardı korkunç
sevemedik
sonra nijerya ‘da mozambik ‘te altınsahillerinde
kulaklarımda ulu ormanların uğultusu
vahşetin musikisini dinledim yeşil yeşil
zifir gibi bir yalnızlıktı içimde yokluğun
iri bir memeydin kalçaydın avuçlarımda
belki bir tutam tuzdun kirli
seni düşündükçe susuyordum
nehirler göller kandırmıyordu beni
o kadınlara gidiyordum
o bakır tenli kadınlara
o kadınlarla da yattım
adam boyu yaprakların üzerinde
boyanıp boyanıp yeryüzüne çıkıyorduk derinlerden
yorgundum
kuşkuluydum
iliklerime kadar bendim
bir yeşildim
bir beyazdım
karanlıktım
insan eti yiyenler anladı beni
kanarya adalarında
bir kamış kulübede iki ayna buldum
birinde ellerim vardı kemik kemik
parmaklarım beni çağırıyordu sana
birinde gözlerim vardı
ağlıyordum
çiğnenmiş otlara döndüm
ağlamaklı denizlere
köpek balıklarının azı dişleri avutmaz beni
bir gemiydim
battım
santa – isabelle adasının önünde
şimdi 3200 metre derindeyim
sana ahtapot gözleri topluyorum
sana mürekkep balıklarının gözyaşlarını getireceğim
bırak beni
yosunlarla bir çeşmeden su içiyorum
o derinliklerde bir mağarada buldum kendimi
önce garipsedim çıplaklığımı
utandım
sonraları alıştım güzelliğime
bir elim sendin
bir elim ben
ayaklarımı göremezdin
öyle uzaktaydı
sağ kolumu mekke ‘de kestiler şafak vakti
utanmaz yalnızlığımla kaldım çaresiz
bitmez
haçlı seferleri boyunca anlatsam maceramı
yakına gel
dört yanımız iri ıstakozlarla dolu
yalnız değiliz
tuk ki bu tuzlu balıklarda benim yüreklerim çarpıyor
tut ki gözümün yarısı elmada yarısı kapanık
tut ki ben beyaz peynirim ben zeytinim
al
ekmeğine katık et beni
dufy ‘nin bir sokağı vardı bilir misin
ilkin seni o mor sokakta gördüm
temmuzun ondördüydü
bütün itliği üzerindeydi güneşin
bir yeşil elbisen vardı
bir siyah ayakkabın vardı
bir gözlerin vardı
bir dudakların vardı
ama ben yoktum o sokakta
tahiti adalarında
gaugin ‘le seni düşünüyordum
absent kadehlerinde ellerini içiyordum yudum yudum
dufy ‘nin sokağı aklıma nereden geldi
bir çift zar aldım
attım gökyüzüne
adis-ababa şehrine düştü
adis-ababa şehrinde kadınlar
hepyek bakıyordu yüzüme
yüzümde cinayetler işleniyordu her gece
kadmiyum kırmızısından kanlar akıyordu nehir nehir
sen baksan görürdün
her gözüme bir düşeş oturmuştu
sen görsen anlardın
titanyum beyazı yalnızlığımı
budapeşte köprüsünün üzerinde
bir çingene falıma baktı
dedi üç günde öleceksin
ben üçbin yıldır seni arıyorum
kapılara sığmıyor umutsuzluğum
lağım kokuları gibi çirkef gibi kederliyim
içimden dünyayı ipe çekmek geliyor
cümle yıldızlar şahidim olsun
yapmazsam adam değilim
şanghay ‘da orospular benimle yatmadı
çirkinsin dediler
pissin dediler
yıkandım arındım
hamamatsu ‘da bir geyşa kızı yüzüme tükürdü
pyong-yang ‘da kurşuna dizdiler beni
tiz bir boru sesi üç defa ti çekti
trampetler başımda zonkluyordu
kederliydim
çaresizdim
canım tchaikovski ‘yi dinlemek istiyordu
ah o keman konçertoları öldürdü beni
dinsizdim istanbul ‘da minareler üstüme yıkıldı
yoksuldum kudüs ‘te kiliseler kabul etmedi beni
gelme diyorsun
bu gel demektir
birazdan akşam olacak
rachmaninof ‘la bir meyhanede içmeliyim bu gece
sonra sana gelmeliyim
rachmaninof nereye giderse gitsin
şimdi bir derin mavide akşam oluyor
gök mavi deniz mavi
mor dağlar yeşil ağaçlar mavi
bozuk düzen mavi gecelerden sesleniyorum sana
ne opera aryaları
ne beşinci senfonisi beethoven ‘in
bir yalnızlık marşıdır çalınıyor uzakta
gün ışığı arkamızda kaldı bak
tanyerinde unuttuk gözlerimizi
gel artık
hayata yeniden baçlayalım
gel artık
bu mavilerde kimseler görmez bizi
solfej anahtarlarını kaldıralım
do ‘ların mi ‘lerin önünden
bırakalım bu dünyayı alabildiğine dönsün
ölmekse daha kolay ne var
yaşamaksa sensiz mümkün değil
iskender adam edemedi bu dünyayı
biz mi edeceğiz
eflatun çözemedi yaşamanın sırrını
biz mi çözeceğiz
bütün yataklar bir kişilik
git diyorsun
nereye gideyim
birazdan gece olacak
ağır kılıçlar parçalayacak yüreğimi
pis bir koku gibi çökecek üstüme yalnızlığım
seni düşüneceğim stepler ortasında yorgun kimsesiz
dolu dizgin atlılar geçmeyecek yüreğimden
bir gözümde gümüş mahmuzların pırıltısı hazin
bir gözümde bozulmuş nal izleri
durup durup ağlayacağım
sen bu ayrılıklar için mi yaratıldın söyle
bu zehir zemberek kederler için mi
bak bütün orkestralar sustu
bütün ışıkları söndü dünyanın
korkma
haydi uzat ellerini
geçmiş yılları yeniden yaşayalım bir bir
bak dinle
bir seslenen var uzaklardan
bak dinle
kader kapıyı çalıyor
gelme diyorsun
gelme diyorsun
bu gel demektir.
ikinci bölüm :
seninle kardeş değiliz
[allegro]
tanrının bıraktığı yerden biz başlıyalım
üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben
üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde
yaklaş bana
seninle kardeş değiliz
hüzünle karışık sevinçlerden kurtul artık
arzuların o belli belirsiz sıcaklığını sev
biliyorsun
önce tanrı insanı yarattı
sonra insan sevgiyi
ne yapsak boş
ne kadar çabalasak faydasız
geriye dönemeyiz
olanlar oldu iş işten geçti
çamurumuza sevgi katılmış bir kere
kim bu şarkıları söyleyen
karcığar faslından düm tek üzere
aklım bir yere erişti durdu
susun
şimdi üçgenlerle oynuyorum
kaldırın bu daireleri
bir model kız geldi soyundu karşımda
saçlarından üç fırça yaptım
üç tüp boyan vardı
verenoz yeşili zümrüt yeşili krom yeşili
hepsini kattım birbirine
senin yeşilini buldum
senin yeşilinde orkestralar debussy ‘den çalıyordu
senin yeşilinde unuttum siyahlığımı
bu deli eden uğultu nerden geliyor
kim kırdı bu aynaları
toplayın yüzümüzü görelim
çirkin değiliz artık
bir kapı açılda önümüzde ölümsüzlüğe
güzeliz
sabahlar bizimle dolu
işık diyordun al işte
kör kıyılara kadar ışıdı yeryüzü
renk diyordun işte bak
buram buram mavi
çarşılar dolusu kırmızı
süt beyazından geceler
sarı güneşler ortasında turuncu bir gün
yitirilmiş saadetlerin bahçesinde mor çiçekler
kardeş değiliz diyorum inanmıyorsun
yalan bunca faziletler yalan
bizi bu ciğeri beş para etmez insanlar mahvediyor
aldırma diyorum sana
dünya ikimiz için yaratıldı
üç milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne
verdiğin her kederin yüreğimde yeri var
hangi kitabı açtıysam seni okudum yıllardır
hangi aynaya baktıysam seni gördüm
gel desen gelemem
git desen gidemem
öl desen kanım akmaz
anladım artık seni sevmek yüce bir şey
anladım seni sevmek tanrı ‘ya yaklaşmak gibi
insanlar içinde bir sana inandım
bir seni sevdim kendimden başka
uykularımın bölündüğü saatlerde
sendin düşündüğüm soluk soluk
sivri bıçaklar gibiydin karanlığımda
gözümü yumsam seni görüyordum
oynak türkülere benzeyen yürüyüşünle
sen çıkıyordun karşıma
karanlığımda
iki yıldızdı ellerin görülmedik
karanlığımda
bir orman yangınıydı dudakların
istesen hayat verirdim bu karanlıklara
istersen gökyüzünü bir mendil gibi yırtardım
denizlerden göllerden nehirlerden
sana görmediğin renkler yaratırdım
zamanın ötesinde
yeni bir dünya kurardım sana
insansız tanrısız kedersiz
severdin
dağ rüzgarlarının serinliğince
yaşardın
bu sefil dünyamızdan uzak
bir yanıp bir sönen ışıklar gibiyim
yumruk kadar yüreğimde sen varsın
kutsal kederler içinde seninleyim artık
sarı badanalı evlerde başbaşayız
bütün duvarlara gölgen kazınmış
kokun sinmiş bütün perdelere
kapılarda parmakların beyaz beyaz
sokaklarda ayaklarının izi
ben bu sokaklarda ölsem
kaldırımlar çekmez ağırlığımı
söylesem aşkımı asırlar boyunca
bu iki yüzlü insanlar anlamaz beni
desem ki yeryüzüne beş peygamber geldi
beşincisi sensin
desem ki iki kişi kaldık dünyada
ikincisi sensin
desem ki biri var yeri göğü var eden
o da sen olurdun
sana tapmak için
kilden bir heykel yapardım güzelliğince
bilsem ki sen tanrı ‘dan iyisin
bilsem ki tanrı senden güzel değil
senin o kocaman kocaman gözlerin yok mu
nasıl duruyor boşluğunda arzuların anlamıyorum
nasıl nasıl bakıyor bana
böyle merhametten uzak
git diyorsun...
birinci bölüm:
kader kapıyı çalıyor
[andante]
gelme diyorsun
bu gel demektir
birazdan güneş doğacak
dolu dizgin atlılar geçecek yüreğimden
seni düşüneceğim
gümüş mahmuzların parlaklığında
yağmur nal izlerini örtmeden
sana geleceğim
bekle beni
hindistan ‘da banaras şehrinde seni aradım
ganj ‘ın sularında lanetlenmiş insanlar yıkanıyordu
ganj ‘ın suları pisti bulanıktı
içtim
bir kadın tanıdım haydarabat ‘da
cüzamlıydı güzeldi üstelik
sana benziyordu
etli dudakları vardı
brahman mabetlerinde seviştik üç gün üç gece
taşların üstünde yattık
bir hayvan tarafımız vardı alımlı
bir tanrı tarafımız vardı iğrenç
bir insan tarafımız olacaktı
aradık üç gün üç gece
bulamadık
bir tanrı tarafımız vardı korkunç
sevemedik
sonra nijerya ‘da mozambik ‘te altınsahillerinde
kulaklarımda ulu ormanların uğultusu
vahşetin musikisini dinledim yeşil yeşil
zifir gibi bir yalnızlıktı içimde yokluğun
iri bir memeydin kalçaydın avuçlarımda
belki bir tutam tuzdun kirli
seni düşündükçe susuyordum
nehirler göller kandırmıyordu beni
o kadınlara gidiyordum
o bakır tenli kadınlara
o kadınlarla da yattım
adam boyu yaprakların üzerinde
boyanıp boyanıp yeryüzüne çıkıyorduk derinlerden
yorgundum
kuşkuluydum
iliklerime kadar bendim
bir yeşildim
bir beyazdım
karanlıktım
insan eti yiyenler anladı beni
kanarya adalarında
bir kamış kulübede iki ayna buldum
birinde ellerim vardı kemik kemik
parmaklarım beni çağırıyordu sana
birinde gözlerim vardı
ağlıyordum
çiğnenmiş otlara döndüm
ağlamaklı denizlere
köpek balıklarının azı dişleri avutmaz beni
bir gemiydim
battım
santa – isabelle adasının önünde
şimdi 3200 metre derindeyim
sana ahtapot gözleri topluyorum
sana mürekkep balıklarının gözyaşlarını getireceğim
bırak beni
yosunlarla bir çeşmeden su içiyorum
o derinliklerde bir mağarada buldum kendimi
önce garipsedim çıplaklığımı
utandım
sonraları alıştım güzelliğime
bir elim sendin
bir elim ben
ayaklarımı göremezdin
öyle uzaktaydı
sağ kolumu mekke ‘de kestiler şafak vakti
utanmaz yalnızlığımla kaldım çaresiz
bitmez
haçlı seferleri boyunca anlatsam maceramı
yakına gel
dört yanımız iri ıstakozlarla dolu
yalnız değiliz
tuk ki bu tuzlu balıklarda benim yüreklerim çarpıyor
tut ki gözümün yarısı elmada yarısı kapanık
tut ki ben beyaz peynirim ben zeytinim
al
ekmeğine katık et beni
dufy ‘nin bir sokağı vardı bilir misin
ilkin seni o mor sokakta gördüm
temmuzun ondördüydü
bütün itliği üzerindeydi güneşin
bir yeşil elbisen vardı
bir siyah ayakkabın vardı
bir gözlerin vardı
bir dudakların vardı
ama ben yoktum o sokakta
tahiti adalarında
gaugin ‘le seni düşünüyordum
absent kadehlerinde ellerini içiyordum yudum yudum
dufy ‘nin sokağı aklıma nereden geldi
bir çift zar aldım
attım gökyüzüne
adis-ababa şehrine düştü
adis-ababa şehrinde kadınlar
hepyek bakıyordu yüzüme
yüzümde cinayetler işleniyordu her gece
kadmiyum kırmızısından kanlar akıyordu nehir nehir
sen baksan görürdün
her gözüme bir düşeş oturmuştu
sen görsen anlardın
titanyum beyazı yalnızlığımı
budapeşte köprüsünün üzerinde
bir çingene falıma baktı
dedi üç günde öleceksin
ben üçbin yıldır seni arıyorum
kapılara sığmıyor umutsuzluğum
lağım kokuları gibi çirkef gibi kederliyim
içimden dünyayı ipe çekmek geliyor
cümle yıldızlar şahidim olsun
yapmazsam adam değilim
şanghay ‘da orospular benimle yatmadı
çirkinsin dediler
pissin dediler
yıkandım arındım
hamamatsu ‘da bir geyşa kızı yüzüme tükürdü
pyong-yang ‘da kurşuna dizdiler beni
tiz bir boru sesi üç defa ti çekti
trampetler başımda zonkluyordu
kederliydim
çaresizdim
canım tchaikovski ‘yi dinlemek istiyordu
ah o keman konçertoları öldürdü beni
dinsizdim istanbul ‘da minareler üstüme yıkıldı
yoksuldum kudüs ‘te kiliseler kabul etmedi beni
gelme diyorsun
bu gel demektir
birazdan akşam olacak
rachmaninof ‘la bir meyhanede içmeliyim bu gece
sonra sana gelmeliyim
rachmaninof nereye giderse gitsin
şimdi bir derin mavide akşam oluyor
gök mavi deniz mavi
mor dağlar yeşil ağaçlar mavi
bozuk düzen mavi gecelerden sesleniyorum sana
ne opera aryaları
ne beşinci senfonisi beethoven ‘in
bir yalnızlık marşıdır çalınıyor uzakta
gün ışığı arkamızda kaldı bak
tanyerinde unuttuk gözlerimizi
gel artık
hayata yeniden baçlayalım
gel artık
bu mavilerde kimseler görmez bizi
solfej anahtarlarını kaldıralım
do ‘ların mi ‘lerin önünden
bırakalım bu dünyayı alabildiğine dönsün
ölmekse daha kolay ne var
yaşamaksa sensiz mümkün değil
iskender adam edemedi bu dünyayı
biz mi edeceğiz
eflatun çözemedi yaşamanın sırrını
biz mi çözeceğiz
bütün yataklar bir kişilik
git diyorsun
nereye gideyim
birazdan gece olacak
ağır kılıçlar parçalayacak yüreğimi
pis bir koku gibi çökecek üstüme yalnızlığım
seni düşüneceğim stepler ortasında yorgun kimsesiz
dolu dizgin atlılar geçmeyecek yüreğimden
bir gözümde gümüş mahmuzların pırıltısı hazin
bir gözümde bozulmuş nal izleri
durup durup ağlayacağım
sen bu ayrılıklar için mi yaratıldın söyle
bu zehir zemberek kederler için mi
bak bütün orkestralar sustu
bütün ışıkları söndü dünyanın
korkma
haydi uzat ellerini
geçmiş yılları yeniden yaşayalım bir bir
bak dinle
bir seslenen var uzaklardan
bak dinle
kader kapıyı çalıyor
gelme diyorsun
gelme diyorsun
bu gel demektir.
ikinci bölüm :
seninle kardeş değiliz
[allegro]
tanrının bıraktığı yerden biz başlıyalım
üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben
üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde
yaklaş bana
seninle kardeş değiliz
hüzünle karışık sevinçlerden kurtul artık
arzuların o belli belirsiz sıcaklığını sev
biliyorsun
önce tanrı insanı yarattı
sonra insan sevgiyi
ne yapsak boş
ne kadar çabalasak faydasız
geriye dönemeyiz
olanlar oldu iş işten geçti
çamurumuza sevgi katılmış bir kere
kim bu şarkıları söyleyen
karcığar faslından düm tek üzere
aklım bir yere erişti durdu
susun
şimdi üçgenlerle oynuyorum
kaldırın bu daireleri
bir model kız geldi soyundu karşımda
saçlarından üç fırça yaptım
üç tüp boyan vardı
verenoz yeşili zümrüt yeşili krom yeşili
hepsini kattım birbirine
senin yeşilini buldum
senin yeşilinde orkestralar debussy ‘den çalıyordu
senin yeşilinde unuttum siyahlığımı
bu deli eden uğultu nerden geliyor
kim kırdı bu aynaları
toplayın yüzümüzü görelim
çirkin değiliz artık
bir kapı açılda önümüzde ölümsüzlüğe
güzeliz
sabahlar bizimle dolu
işık diyordun al işte
kör kıyılara kadar ışıdı yeryüzü
renk diyordun işte bak
buram buram mavi
çarşılar dolusu kırmızı
süt beyazından geceler
sarı güneşler ortasında turuncu bir gün
yitirilmiş saadetlerin bahçesinde mor çiçekler
kardeş değiliz diyorum inanmıyorsun
yalan bunca faziletler yalan
bizi bu ciğeri beş para etmez insanlar mahvediyor
aldırma diyorum sana
dünya ikimiz için yaratıldı
üç milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne
verdiğin her kederin yüreğimde yeri var
hangi kitabı açtıysam seni okudum yıllardır
hangi aynaya baktıysam seni gördüm
gel desen gelemem
git desen gidemem
öl desen kanım akmaz
anladım artık seni sevmek yüce bir şey
anladım seni sevmek tanrı ‘ya yaklaşmak gibi
insanlar içinde bir sana inandım
bir seni sevdim kendimden başka
uykularımın bölündüğü saatlerde
sendin düşündüğüm soluk soluk
sivri bıçaklar gibiydin karanlığımda
gözümü yumsam seni görüyordum
oynak türkülere benzeyen yürüyüşünle
sen çıkıyordun karşıma
karanlığımda
iki yıldızdı ellerin görülmedik
karanlığımda
bir orman yangınıydı dudakların
istesen hayat verirdim bu karanlıklara
istersen gökyüzünü bir mendil gibi yırtardım
denizlerden göllerden nehirlerden
sana görmediğin renkler yaratırdım
zamanın ötesinde
yeni bir dünya kurardım sana
insansız tanrısız kedersiz
severdin
dağ rüzgarlarının serinliğince
yaşardın
bu sefil dünyamızdan uzak
bir yanıp bir sönen ışıklar gibiyim
yumruk kadar yüreğimde sen varsın
kutsal kederler içinde seninleyim artık
sarı badanalı evlerde başbaşayız
bütün duvarlara gölgen kazınmış
kokun sinmiş bütün perdelere
kapılarda parmakların beyaz beyaz
sokaklarda ayaklarının izi
ben bu sokaklarda ölsem
kaldırımlar çekmez ağırlığımı
söylesem aşkımı asırlar boyunca
bu iki yüzlü insanlar anlamaz beni
desem ki yeryüzüne beş peygamber geldi
beşincisi sensin
desem ki iki kişi kaldık dünyada
ikincisi sensin
desem ki biri var yeri göğü var eden
o da sen olurdun
sana tapmak için
kilden bir heykel yapardım güzelliğince
bilsem ki sen tanrı ‘dan iyisin
bilsem ki tanrı senden güzel değil
senin o kocaman kocaman gözlerin yok mu
nasıl duruyor boşluğunda arzuların anlamıyorum
nasıl nasıl bakıyor bana
böyle merhametten uzak
git diyorsun...
(bkz: çığlık)
özürlü bellek, bir anda çağırınca yanına yitik aşkı, yengeç ayaklı saat kulesi dümen kırar: ateş çanları. söktü gözlerimden acıyı telaşlı sular, yadsıdı yalnızlık yalnızlığını. ah bir harita zavallığıma.
gül diye diken açıyorum dalda, bak külü ıslanıyor sevginin, ikinci kez yanmasın diye. son bir kez geçiyor düşümden yüzümü kıran gölgem, bildik ayrılıkların büyüdüğü. bir daha uykusuz kaldı yeryüzü.
evrende hangi eşyanın çığlığı gözlerime vuran?
sadece bir yıldız -yoksul çocukların uçurtması, anılarına çektikleri- içimde hüznümü kanatan.
(bkz: kaan ince)
gül diye diken açıyorum dalda, bak külü ıslanıyor sevginin, ikinci kez yanmasın diye. son bir kez geçiyor düşümden yüzümü kıran gölgem, bildik ayrılıkların büyüdüğü. bir daha uykusuz kaldı yeryüzü.
evrende hangi eşyanın çığlığı gözlerime vuran?
sadece bir yıldız -yoksul çocukların uçurtması, anılarına çektikleri- içimde hüznümü kanatan.
(bkz: kaan ince)
(bkz: gezginin üç tılsımı)
kaan ince $iiri..
1.
zaman
son hecesi kırılır gecenin, ürperti veren yalnızlığın tüm renkle-
riyle; şaşkın bir sen, sessizlik kadar ince; gözlerde boğulan
hıçkırık. karanlık yürür ağır ağır, uçuşur kalbimde sevgiden yana
ne varsa. kanayan dudaklarını çığlığın, şarapla yıkardım; deniz
kalırdı geriye, çığ düşerdim tersime. kutsanırdı sönmüş acılar,
ölüm doğrulanırdı, kayardı direnç noktası ömrün; kendi eksenin-
de dönüp duran insanlar kadar.
içini vakitsiz açan mavilikti yüzüm. iz. giz. tuz. gökyüzünde çakan
kıvılcımım; sert sularda attım bedenimi, ah atım, avradım.
silahım olsaydın, gece olsaydım ben de.
şimdi vuruluyorum. göğe taş kesiyorum. son hecesi gibi
kırılıyorum gecenin. zaman oluğu kaldırımlarda geziyorum.
2.
gülışığı
gerdik ya ölü yüzlerimizi rüzgârın sesine, sevdamıza savrulan
küller kadar ıslak gözlerimizi kurutmak için; dökük tekneler gibi
yalnız kaldık çiçek kokularına sinmiş sularda. ve saçaklarında güz
tuttuğumuz göğün göçebe ömrüne yıllardan ekleyip çıkardık
acıyı. düş solgunu gençliğimize sığmaz, bütün köprüleri kun-
daklanan gecelerimiz. yine de parlayacak yer bulamaz, suya biri-
ken yıldızlar. sen kendine akıt ışığını; kaybolan ellerinde kan,
tanrısız kurban edilen iblisler. gül ötesi kaç ışık geçti, ucuz mut-
luluğumuzun prizması gözlerimizden?????????????
çocuk şarkılarında eridi yedirengimiz, umut ve ses olup; şiirimizin
kırık penceresinde. an an yaşamaktayız anıları, kanlı bellekleri-
mizden hiç silinmeyen.
bir gün tutulmayacak nöbeti sessizliğin.
3.
yaşam
bir bir geziyorum ölümleri, gecenin bakışları arasında. sabah
göğe yelken açıyorum, gündüzler tanımıyor beni nasılsa. ayna-
larda yürüyorum bazen, martılarla düşüyorum denize; dudak-
larımı siliyor acılar. soluk alışımı duyamıyorum. sokak lambaları
gibi geç yanıyorum. gölgeler yürümüyor artık. kıvrılan yollarda
şarap lekeleri, sabahın ilk izi. ezanla dönüyor evine yüzü
külrengi gececikler. kaç kuytuda paslanıyor yalnızlık? üşüyorum.
gideceğim.
ve ben güzün ağlayacağım
sulara çekileceğim dönerken balıkçılar
yakamoz göreceğim dümensiz simsiyah gözleri
öleceğim
ve ben...
1.
zaman
son hecesi kırılır gecenin, ürperti veren yalnızlığın tüm renkle-
riyle; şaşkın bir sen, sessizlik kadar ince; gözlerde boğulan
hıçkırık. karanlık yürür ağır ağır, uçuşur kalbimde sevgiden yana
ne varsa. kanayan dudaklarını çığlığın, şarapla yıkardım; deniz
kalırdı geriye, çığ düşerdim tersime. kutsanırdı sönmüş acılar,
ölüm doğrulanırdı, kayardı direnç noktası ömrün; kendi eksenin-
de dönüp duran insanlar kadar.
içini vakitsiz açan mavilikti yüzüm. iz. giz. tuz. gökyüzünde çakan
kıvılcımım; sert sularda attım bedenimi, ah atım, avradım.
silahım olsaydın, gece olsaydım ben de.
şimdi vuruluyorum. göğe taş kesiyorum. son hecesi gibi
kırılıyorum gecenin. zaman oluğu kaldırımlarda geziyorum.
2.
gülışığı
gerdik ya ölü yüzlerimizi rüzgârın sesine, sevdamıza savrulan
küller kadar ıslak gözlerimizi kurutmak için; dökük tekneler gibi
yalnız kaldık çiçek kokularına sinmiş sularda. ve saçaklarında güz
tuttuğumuz göğün göçebe ömrüne yıllardan ekleyip çıkardık
acıyı. düş solgunu gençliğimize sığmaz, bütün köprüleri kun-
daklanan gecelerimiz. yine de parlayacak yer bulamaz, suya biri-
ken yıldızlar. sen kendine akıt ışığını; kaybolan ellerinde kan,
tanrısız kurban edilen iblisler. gül ötesi kaç ışık geçti, ucuz mut-
luluğumuzun prizması gözlerimizden?????????????
çocuk şarkılarında eridi yedirengimiz, umut ve ses olup; şiirimizin
kırık penceresinde. an an yaşamaktayız anıları, kanlı bellekleri-
mizden hiç silinmeyen.
bir gün tutulmayacak nöbeti sessizliğin.
3.
yaşam
bir bir geziyorum ölümleri, gecenin bakışları arasında. sabah
göğe yelken açıyorum, gündüzler tanımıyor beni nasılsa. ayna-
larda yürüyorum bazen, martılarla düşüyorum denize; dudak-
larımı siliyor acılar. soluk alışımı duyamıyorum. sokak lambaları
gibi geç yanıyorum. gölgeler yürümüyor artık. kıvrılan yollarda
şarap lekeleri, sabahın ilk izi. ezanla dönüyor evine yüzü
külrengi gececikler. kaç kuytuda paslanıyor yalnızlık? üşüyorum.
gideceğim.
ve ben güzün ağlayacağım
sulara çekileceğim dönerken balıkçılar
yakamoz göreceğim dümensiz simsiyah gözleri
öleceğim
ve ben...
(bkz: kelebeğin külleri)
(bkz: ince l lalena)
(bkz: gizdü$üm)
kaan ince $iiridir..
bo$lukta kemiklerin kanattığı karanlık: sürekli,
geceye bölünen saatlerin asıldığı yer. kıyı boyunca
çalınan sabah: esrik tin. sehpada unuttum ba$ımı, us yitik.
divansızların bembeyaz ayetleri gibi pe$in hüküm giydik.
gözlerim deniziğnesi.
kırıl benliğimin benli gözenekleri
içinde, sürgünlerin gizli sessizliği.
alnıma dayarım güz görümlük ömrümü, seherin cılız eliyle.
uzaktaki vah$i güle hüzün kokarım. ve ölüm ardıma leke
dü$er, gözlerimden çekilen sıcaklık korkuluk yüzümde
soğur soğur, iki ka$ arasında yenilir kendine uzun yol.
çiçek tüter dü$ler karanlığı kısıp pencerede
gök uçurtma çeker yıldız çölüne
bir ı$ık örtüsü açılacak göğe, acılaşan gecede; suya ate$
dü$üp kirpiklerime gömülecek, yüzüme sıkı$mı$ erguvan
ölüleri. dilenci kızlara serpinti yağmurun kırık sesi.
ay batı$ı gözlere iki ezgi gibi hüzün çökerim, tetikte
yalnız kalan gölgemle. sıkıntımın yıldız sefası, nolur
kapatma kollarını, sakalıma basma sabah. denk cepheli
çalışmalar ederi kadar başlık paramız, asmayın bizi.
güvencin uçu$u, alabildiğine rüzgâr;
gez arpacık göz tetikte.
ölüm açmazda bekleyen ku$ seslerine sağanak: bakire
umutlar. görünmez viranlığım. çiğ damlacıkları...
soluğunda sevi$en fesleğenlerin, üç kulaç kur$uni sudan
gözlerini saran kokusu; sendeleyen ho$ bir ya$am,
inanç yüklü gülü$lerde. gecenin sararmı$ mühründe billurla$an
sessizliğe dolunay doğarım.
dü$ artık yakamdan
güne$ kırıklarına dadanan sevda.
bo$lukta kemiklerin kanattığı karanlık: sürekli,
geceye bölünen saatlerin asıldığı yer. kıyı boyunca
çalınan sabah: esrik tin. sehpada unuttum ba$ımı, us yitik.
divansızların bembeyaz ayetleri gibi pe$in hüküm giydik.
gözlerim deniziğnesi.
kırıl benliğimin benli gözenekleri
içinde, sürgünlerin gizli sessizliği.
alnıma dayarım güz görümlük ömrümü, seherin cılız eliyle.
uzaktaki vah$i güle hüzün kokarım. ve ölüm ardıma leke
dü$er, gözlerimden çekilen sıcaklık korkuluk yüzümde
soğur soğur, iki ka$ arasında yenilir kendine uzun yol.
çiçek tüter dü$ler karanlığı kısıp pencerede
gök uçurtma çeker yıldız çölüne
bir ı$ık örtüsü açılacak göğe, acılaşan gecede; suya ate$
dü$üp kirpiklerime gömülecek, yüzüme sıkı$mı$ erguvan
ölüleri. dilenci kızlara serpinti yağmurun kırık sesi.
ay batı$ı gözlere iki ezgi gibi hüzün çökerim, tetikte
yalnız kalan gölgemle. sıkıntımın yıldız sefası, nolur
kapatma kollarını, sakalıma basma sabah. denk cepheli
çalışmalar ederi kadar başlık paramız, asmayın bizi.
güvencin uçu$u, alabildiğine rüzgâr;
gez arpacık göz tetikte.
ölüm açmazda bekleyen ku$ seslerine sağanak: bakire
umutlar. görünmez viranlığım. çiğ damlacıkları...
soluğunda sevi$en fesleğenlerin, üç kulaç kur$uni sudan
gözlerini saran kokusu; sendeleyen ho$ bir ya$am,
inanç yüklü gülü$lerde. gecenin sararmı$ mühründe billurla$an
sessizliğe dolunay doğarım.
dü$ artık yakamdan
güne$ kırıklarına dadanan sevda.
(bkz: ince l lalena)
sözleri ise $öyledir;
when the sun goes to bed
thats the time your raise your head
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
arty tart la de da
can your part get much sadder
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
run you hand thru your hair
paint your face with despair
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
when the sun goes to bed
thats the time your raise your head
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
arty tart oh so la de da
can your part ever get, ever get much sadder
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
oh, lalena
when the sun goes to bed
thats the time your raise your head
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
arty tart la de da
can your part get much sadder
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
run you hand thru your hair
paint your face with despair
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
when the sun goes to bed
thats the time your raise your head
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
arty tart oh so la de da
can your part ever get, ever get much sadder
thats your lot in life lalena
cant blame you lalena
oh, lalena
murathan mungan $iiridir..
dönüyor kıskıvrak bana
gündeki akrep ibresi
hayatı delice seviyorken
kin koruyor gençliğimi
senden ayrı öleni
saklar söylemez sinsidir zaman
yeniden kozamdayım
içimde kelebeğin külleri..
dönüyor kıskıvrak bana
gündeki akrep ibresi
hayatı delice seviyorken
kin koruyor gençliğimi
senden ayrı öleni
saklar söylemez sinsidir zaman
yeniden kozamdayım
içimde kelebeğin külleri..
murathan mungan $iiridir..
ince l lalena
eski sular,
silahsız akşamlar, erken vurulmalar
sığırcıklar ötüyor bir yerlerde
gün düşüyor çılgın bir portakal gibi
bir yolculuk defterinin içine
tundraların gizlediği izlerden
bak yine eşiğine geldim
ince l, lalena
izin ver inine sokulayım bu gece
bak safkan geldim gittiğim uzaklardan
yaşadıklarım işlememiş hiçbir yerime
şuracıkta kıvrılayım, teninin tarçın gökleri altında temiz bir çarşaf
ser; beyaz, yumuşak bir yastık rüya istemem sobanın üzerinde
kaynayan çaydanlığın huzurundan başka köşedeki mindere otur
eski günlerdeki gibi, usul sesle bir şeyler anlat bana, bana bir
şeyler söyle
herşey eskisi gibi olsun
ben hiç gitmemiş olayım
sen evlenmemiş ol, ölmemiş ol lalena
inmem gerektiği söylenen düşlerden
indiğim gecelerde
kaç kez sardın yaralı bedenimi
kaç kez yeniledin
ertesi gün sokaklarına kendimi bulurdum başka terkilerde
derdim yaşam
elimden kaçmamış daha
uyardım kurallarına, kısık ışıklarına
senin koyduğun bütün sessizliğin
bilirdim kelimelerle bile paylaşılamayacak
kadar derinde
"lalena"yı dinlerken sokulgan bir kedi
gibi bırakırdın kendini
beni bile unutarak benim göğsümde
neyi sevsem
kime dokunsam
saçların akıyor yıllardır parmaklarımın arasından
ben kendime ne yaptım, sana ne yaptım lalena?
hatırlıyor musun
ne aptalca şeylere güler
sonra mutluluktan ağlardık sevişirken
aşkın ve birbirimizin derin kucağında
san fransiscoya giderken olmasa da
doors dinlerken bir çiçek takardın saçlarına
nasıl dönerdik ortancalar vadisinden
daha silah sesleri gelmezken hüzünlü tepelerinden
daha başkalarına kıymanın bilgisi
bulaşmamışken parmak izlerime
nasıl kaygısızdık ve nasıl farkında bile değildik
içinden geçtiğimiz zamanın
masum şehvetini
kendimizden ayırt edemezken
hem zayıf, hem korkak, hem maço
korurum kendimi sanır kaçtığı uzaklarda
hiçbir şey vurma yüzüme, hiçbir şey söyleme
eksileceğim kadar eksildim
dönüşün yollarında buraya gelirken
geriye pek bir şey kalmamış
aşkın bütün imkanlarını sende tüketmişim ben
yol bitiyor işte, bir kaç adım kaldı eşiğine varmya
şimdi herkes doors dinliyor yeniden
seninse saçlarındaki çiçek duruyor mu hala
orada mısın?
bu şiiri okuyor musun?
ince l duruyor mu şarkının kaldığımız yerinde?
orada ol
evlenmemiş ol ölmemiş ol
hiçbir şey olmamış olsun sana
nolur nolur nolur lalena..
ince l lalena
eski sular,
silahsız akşamlar, erken vurulmalar
sığırcıklar ötüyor bir yerlerde
gün düşüyor çılgın bir portakal gibi
bir yolculuk defterinin içine
tundraların gizlediği izlerden
bak yine eşiğine geldim
ince l, lalena
izin ver inine sokulayım bu gece
bak safkan geldim gittiğim uzaklardan
yaşadıklarım işlememiş hiçbir yerime
şuracıkta kıvrılayım, teninin tarçın gökleri altında temiz bir çarşaf
ser; beyaz, yumuşak bir yastık rüya istemem sobanın üzerinde
kaynayan çaydanlığın huzurundan başka köşedeki mindere otur
eski günlerdeki gibi, usul sesle bir şeyler anlat bana, bana bir
şeyler söyle
herşey eskisi gibi olsun
ben hiç gitmemiş olayım
sen evlenmemiş ol, ölmemiş ol lalena
inmem gerektiği söylenen düşlerden
indiğim gecelerde
kaç kez sardın yaralı bedenimi
kaç kez yeniledin
ertesi gün sokaklarına kendimi bulurdum başka terkilerde
derdim yaşam
elimden kaçmamış daha
uyardım kurallarına, kısık ışıklarına
senin koyduğun bütün sessizliğin
bilirdim kelimelerle bile paylaşılamayacak
kadar derinde
"lalena"yı dinlerken sokulgan bir kedi
gibi bırakırdın kendini
beni bile unutarak benim göğsümde
neyi sevsem
kime dokunsam
saçların akıyor yıllardır parmaklarımın arasından
ben kendime ne yaptım, sana ne yaptım lalena?
hatırlıyor musun
ne aptalca şeylere güler
sonra mutluluktan ağlardık sevişirken
aşkın ve birbirimizin derin kucağında
san fransiscoya giderken olmasa da
doors dinlerken bir çiçek takardın saçlarına
nasıl dönerdik ortancalar vadisinden
daha silah sesleri gelmezken hüzünlü tepelerinden
daha başkalarına kıymanın bilgisi
bulaşmamışken parmak izlerime
nasıl kaygısızdık ve nasıl farkında bile değildik
içinden geçtiğimiz zamanın
masum şehvetini
kendimizden ayırt edemezken
hem zayıf, hem korkak, hem maço
korurum kendimi sanır kaçtığı uzaklarda
hiçbir şey vurma yüzüme, hiçbir şey söyleme
eksileceğim kadar eksildim
dönüşün yollarında buraya gelirken
geriye pek bir şey kalmamış
aşkın bütün imkanlarını sende tüketmişim ben
yol bitiyor işte, bir kaç adım kaldı eşiğine varmya
şimdi herkes doors dinliyor yeniden
seninse saçlarındaki çiçek duruyor mu hala
orada mısın?
bu şiiri okuyor musun?
ince l duruyor mu şarkının kaldığımız yerinde?
orada ol
evlenmemiş ol ölmemiş ol
hiçbir şey olmamış olsun sana
nolur nolur nolur lalena..
murathan munganın 1993 yılında yayımlanmı$ $iir kitabı.
cevabı ömür süren bir soru bıraktım sana
mendili kan kokan sevgili arkadaşım
usta bakışların keşfettiği rahatlıkla arkama yaslandım
elimde şah mat yüzüğümde tek taş siyanür
adınla bulanan bir aşkın, bir maceranın mecrasında
yolun sonunu söylüyordu
günahkar iki melek olan sağdıçlarım
al birkaç bulutlu sözcük
atlasını sırtında taşıyan çalınmış bir zaman
mekik, taflan, kar kesadı bir iklim
aşk mı, macera mı dersin bu uzun seferberlik
bu ilişkinin topoğrafyasını
mezhepler tarihinden bulup çıkardım
adanan boynunda o gümüş zincir
bilmiyorsun arması sallanıyor ucunda
işte yazgının kara zırhlısı!
kork! kutsal kitaplardaki kadar kork!
çünkü hiçtir bütün duygular
korkunun verimi yanında
benim ruhum nehirler kadar derin!
kızıl kısraklar gibi üstümden geçeceksin!
arı bir sessizlik duruyor
şiddetimizin armaları arasındaki uzaklıkta
gövdenin demir çekirdeği
kalkan teninin altında
sana okunaksız bana saydam giz
içindeki uğultunun izini sürüyorum
bir açıklığa taşıyorum ele vermez yerlerini
harabeler diriliyor
heykeller tamamlanıyor
kendi kehanetinden büyülenmiş gözlerimin önünde
başka çağlara gidip geliyoruz
aşk tanrısı için
seviştiğimiz ve uyuduğumuz sahillerde
aşkın kaplan ve yılan düğümüyle
öpüyorum seni boynundaki yaradan
iniyorum kaynağına
aydınlanmamış yanların ışığa çıkıyor
dokunuşlarımın parıltısında
düğümlü mendilin, gümüş zincirin
sımsıkı mühürlendiğin bütün kilitler
çözülüyor avuçlarımda
tılsım tamamlanıyor
ortaçağ kentlerinden geçiyoruz dönüşte
indiğim kaynakların mezhep değiştiriyor
zamanın ve uzamın kilitlendiği kara kutuda benim kelimelerim
tılsım tamamlanıyor
dudaklarımdan sızan erkek sütünün kara büyüsüyle
sevgilim, oluyorsun
uyuyor ve yıkanıyoruz ay ışığında
bakıyorum güneş iniyor yüzünün alacakaranlığına
adın yoktu tanıştığımızda
eksiğini de duymadık
bazen bir rüzgarı, bazen birkaç zeytini
adının yerine kullandık
adın yoktu tanıştığımızda
sonra da olmadı
çünkü başka biri oldun zamanla
şimdi adın var
şimdi ruhumun sislere sarılı derinlikleri
yükseliyor ve tehdit ediyor
kıstırılmış varlığımın bütün cephelerini
yüzümün pususunda geziyor
sularda bilenmiş bıçaklar
uyandırılmış acılarım, bulanmış sarnıcım
etimle ruhum arasında çelişen ilke
geri döndü bana
kendi ellerimle kurduğum kara büyüden
içimdeki tarih bitti
siliyorum bir aşkı var eden her ayrıntıdaki parmak izlerini
ve şimdi adın var
ve şimdi
ikimizin vaktinde
intikam saati geldi
omayra, bu adı verdim sana
ve mevsimleri bütün anlamlarıyla
iki çakılına bir deniz vereyim
hayallerine mavi buğday
dokuz yaşamın olsun tek tek öldüreyim
esmer ve çırılçıplak bir gecede
bütün düşmanların gelecek
koynumdaki cenazene
seni saran efsane çürüyüp toprağa karışırken
kucağımda başın
gümüş bir tarakla tarayacağım saçlarını
kendi enkazımın üstünde
kurtlar, çakallar gibi uluyarak ağlayacağım acıdan
öldürerek yaşatacağım seni kendimde
ocağın parıltısıyla aydınlanan yüzün
gücünden habersiz sakin gülüşün
kamçılıyor içimdeki bütün köleleri
ben ki hileli bir oyun,
birkaç kırık zar
ve kara muskalı tılsımlarla
almışken seni kaderinden, kıyasıya bağlamışken kendime
asıl sen tutsak etmişsin beni
dünyaya kapalı kapıların ardındaki
içi boş sessizliğine
sığlığın, sevgisizliğin
o sonsuz kendiliğindenliğin
dünyanın sana değmeyen yerleri
nasıl da çekici yapıyor seni
o kadar bağlandım ki
tutkusuz bedenine
ya öldüreceğim seni
ya tunç çağından heykeller indireceğim dökümüne
sayıklayan bir ağaç gibiyim omayra
uğultusu geliyor ta derinden
gövdemin geçtiği masalların
içimdeki deprem ayakta tutuyor beni
geri dönüp vuruyor çalınmış zaman
bak sana korkaklığımı veriyorum
var olmanın bütün varoşlarından
ben yenildim, işte silahlarım
tılsım tamamlandı
sonuna geldim çizgilerini sildiğim
bir büyük haritanın
aşkım ölümün sınırında omayra
olduğun yerde kal kımıldama!
cevabı ömür süren bir soru bıraktım sana
mendili kan kokan sevgili arkadaşım
usta bakışların keşfettiği rahatlıkla arkama yaslandım
elimde şah mat yüzüğümde tek taş siyanür
adınla bulanan bir aşkın, bir maceranın mecrasında
yolun sonunu söylüyordu
günahkar iki melek olan sağdıçlarım
al birkaç bulutlu sözcük
atlasını sırtında taşıyan çalınmış bir zaman
mekik, taflan, kar kesadı bir iklim
aşk mı, macera mı dersin bu uzun seferberlik
bu ilişkinin topoğrafyasını
mezhepler tarihinden bulup çıkardım
adanan boynunda o gümüş zincir
bilmiyorsun arması sallanıyor ucunda
işte yazgının kara zırhlısı!
kork! kutsal kitaplardaki kadar kork!
çünkü hiçtir bütün duygular
korkunun verimi yanında
benim ruhum nehirler kadar derin!
kızıl kısraklar gibi üstümden geçeceksin!
arı bir sessizlik duruyor
şiddetimizin armaları arasındaki uzaklıkta
gövdenin demir çekirdeği
kalkan teninin altında
sana okunaksız bana saydam giz
içindeki uğultunun izini sürüyorum
bir açıklığa taşıyorum ele vermez yerlerini
harabeler diriliyor
heykeller tamamlanıyor
kendi kehanetinden büyülenmiş gözlerimin önünde
başka çağlara gidip geliyoruz
aşk tanrısı için
seviştiğimiz ve uyuduğumuz sahillerde
aşkın kaplan ve yılan düğümüyle
öpüyorum seni boynundaki yaradan
iniyorum kaynağına
aydınlanmamış yanların ışığa çıkıyor
dokunuşlarımın parıltısında
düğümlü mendilin, gümüş zincirin
sımsıkı mühürlendiğin bütün kilitler
çözülüyor avuçlarımda
tılsım tamamlanıyor
ortaçağ kentlerinden geçiyoruz dönüşte
indiğim kaynakların mezhep değiştiriyor
zamanın ve uzamın kilitlendiği kara kutuda benim kelimelerim
tılsım tamamlanıyor
dudaklarımdan sızan erkek sütünün kara büyüsüyle
sevgilim, oluyorsun
uyuyor ve yıkanıyoruz ay ışığında
bakıyorum güneş iniyor yüzünün alacakaranlığına
adın yoktu tanıştığımızda
eksiğini de duymadık
bazen bir rüzgarı, bazen birkaç zeytini
adının yerine kullandık
adın yoktu tanıştığımızda
sonra da olmadı
çünkü başka biri oldun zamanla
şimdi adın var
şimdi ruhumun sislere sarılı derinlikleri
yükseliyor ve tehdit ediyor
kıstırılmış varlığımın bütün cephelerini
yüzümün pususunda geziyor
sularda bilenmiş bıçaklar
uyandırılmış acılarım, bulanmış sarnıcım
etimle ruhum arasında çelişen ilke
geri döndü bana
kendi ellerimle kurduğum kara büyüden
içimdeki tarih bitti
siliyorum bir aşkı var eden her ayrıntıdaki parmak izlerini
ve şimdi adın var
ve şimdi
ikimizin vaktinde
intikam saati geldi
omayra, bu adı verdim sana
ve mevsimleri bütün anlamlarıyla
iki çakılına bir deniz vereyim
hayallerine mavi buğday
dokuz yaşamın olsun tek tek öldüreyim
esmer ve çırılçıplak bir gecede
bütün düşmanların gelecek
koynumdaki cenazene
seni saran efsane çürüyüp toprağa karışırken
kucağımda başın
gümüş bir tarakla tarayacağım saçlarını
kendi enkazımın üstünde
kurtlar, çakallar gibi uluyarak ağlayacağım acıdan
öldürerek yaşatacağım seni kendimde
ocağın parıltısıyla aydınlanan yüzün
gücünden habersiz sakin gülüşün
kamçılıyor içimdeki bütün köleleri
ben ki hileli bir oyun,
birkaç kırık zar
ve kara muskalı tılsımlarla
almışken seni kaderinden, kıyasıya bağlamışken kendime
asıl sen tutsak etmişsin beni
dünyaya kapalı kapıların ardındaki
içi boş sessizliğine
sığlığın, sevgisizliğin
o sonsuz kendiliğindenliğin
dünyanın sana değmeyen yerleri
nasıl da çekici yapıyor seni
o kadar bağlandım ki
tutkusuz bedenine
ya öldüreceğim seni
ya tunç çağından heykeller indireceğim dökümüne
sayıklayan bir ağaç gibiyim omayra
uğultusu geliyor ta derinden
gövdemin geçtiği masalların
içimdeki deprem ayakta tutuyor beni
geri dönüp vuruyor çalınmış zaman
bak sana korkaklığımı veriyorum
var olmanın bütün varoşlarından
ben yenildim, işte silahlarım
tılsım tamamlandı
sonuna geldim çizgilerini sildiğim
bir büyük haritanın
aşkım ölümün sınırında omayra
olduğun yerde kal kımıldama!
doğu$tan menapozlu birey, doğum günü leydisi, iyilik timsali..
omrun boyunca hep mutlu ol,o susmayası çenen hep konu$sun,doğum gunun kutlu olsun.iyi ki doğdun hatun.
omrun boyunca hep mutlu ol,o susmayası çenen hep konu$sun,doğum gunun kutlu olsun.iyi ki doğdun hatun.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?