youtubeun sloganı.
isminden de anlaşılacağı üzere youtube’un porno versiyonu.
http://www.pornotube.com/
youtube’un broadcast yourself’ine alternatif sloganı ise şöyle : fuck yourself!
floydian’ın, sloganda fuck yourself değil, fuck around yazıyor şeklindeki uyarısı üzerine edit : site açılmadığı zaman(içinde porno sözcüğü geçen sitelerin açılmasını önleyen bir takım programların siteyi bloklamasından ve sitenin sadece text tabanlı olarak açılmasından söz ediyorum) girişteki pornotube yazısının altında fuck yourself yazıyor gerçekten, ama sloganları fuck around’mış.. neyse en azından böyle daha güzel. fuck yourself harbiden pek bi korkutucuydu.
http://www.pornotube.com/
youtube’un broadcast yourself’ine alternatif sloganı ise şöyle : fuck yourself!
floydian’ın, sloganda fuck yourself değil, fuck around yazıyor şeklindeki uyarısı üzerine edit : site açılmadığı zaman(içinde porno sözcüğü geçen sitelerin açılmasını önleyen bir takım programların siteyi bloklamasından ve sitenin sadece text tabanlı olarak açılmasından söz ediyorum) girişteki pornotube yazısının altında fuck yourself yazıyor gerçekten, ama sloganları fuck around’mış.. neyse en azından böyle daha güzel. fuck yourself harbiden pek bi korkutucuydu.
ekose anlamına gelir.
o zaman da şeffaf külot kullanımını artar herhalde.
en etkili tedavi yöntemi hastaya bi kaç doz lost izlettirmektir. bakın kalıyo mu islomania mislomania..
(bkz: lost)
(bkz: lost)
şu sözlükteki bütün sevenlerin, sevgililerin, aşklarının sembolüdür spoiled. independence’ın spoiled’a sözlüğü hediye etmesinde, sonra spoiled için yaptığı her şeyde, buradaki her bilgicin sevdiği için yaptıklarından bir parça vardır. bu sözlükte aşkın sembolüdür. maşuğun. mecnun’un leyla’sıdır, ferhat’ın şirin’idir spoiled. ve doğum günüymüş bugün. bilmiyorum ben de bugün neden bu kadar mutluyum. ben de bu gece sevdiğim kişi için bir şeyler yapacağım. o şimdi uzakta. özledim. (#89935) ama uyuyana kadar telefonda beklerim, bir kaç şarkı dinletirim belki. iyi ki varsın sevgilim derim. iyi ki doğdun sen de spoiled. ağlama be sen de smiley.
bir bakıma bilgi sözlüğün de doğum günüdür bugün.. kendisini her ne kadar tanımıyor olsam da, sadece şu sözlüğün varoluş sebebi olmasından dolayı mıdır nedir bilmiyorum ama ismini duyduğumda hissettiklerim hep güzel şeyler olmuştur. spoiled iyi ki vardır. sözlük iyi ki vardır.
fazla söze ne hacet.
fazla söze ne hacet.
yaklaşık 900 adet entry sonra girilecek olan entrydir. kime nasip olacağı ise merakla beklenmekte..
allah bu peygambere her türlü dünyevi nimeti vermiştir. para, ona çalışan insanlar, cinler, hayvanlar, hatta rüzgar..
"boş yere", "boşu boşuna" anlamına gelir.
bi de argo diye geçer ama pek de argo değildir.
bi de argo diye geçer ama pek de argo değildir.
feci gaza geldim lan..hiyeyyyt!
akif’in hz ömer’i anlattığı, yaşattığı masal tadında bir şiiri. uzun ama okumakta fayda var.
yok ya abbası bilmeyen, kimdi?..
o sahabiyi dinleyin, şimdi:
"bir karanlık geceydi pek de ayaz..
ibni hattâbı görmek üzre biraz,
çıktım evden ki yollar ıpıssız.
yolcu bir benmişim meğer yalnız!
aradan geçmemişti çok da zaman,
az ilerden yavaşça oldu iyan,
zulmetin sînesinde ukde gibi,
ansızın bir müheykel arâbî!
bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
geliyor muttasıl mehîb mehîb.
ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
durmadan karşıdan selâmlaştık.
düşünürken selâm alan sesini,
o heyûlâ uzandı tuttu beni:
bir de baktım, ömer değil mi imiş?
- yâ ömer! böyle geç zaman, bu ne iş?
- şu mahallâtı devre çıkmıştım...
gel beraber, benimle, üç beş adım.
ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
uhrevî bir sükûn içinde civâr.
ömer olmuş gezer, sıyânet-i hak...
şu yatan beldenin huzûruna bak!
o semâlar kadar yücelmiş alın,
çakarak sînesinden âfâkın,
bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
necm-i sâhirde sanki bir hâle!
duruyor her evin önünde ömer,
dinliyor bî-haber içerdekiler
geçmedik en harâb bir yapıyı,
yokladık sağlı sollu her kapıyı.
geldik artık medîne hâricine;
bir çadır gördü, durdu kaldı yine.
ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
"açız! açız!" diye feryâd eden çocuklarının,
karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
-durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...
fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
selamı verdi ömer, daldı âkıbet içeri.
selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
-bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
-bu gün ikinci gün, aç kaldılar...
-o halde, neden
biraz yemek komuyorsun?
-yemek mi? çömleği sen,
tirit mi zannediyorsun? içinde sâde su var
çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
ne çare! belki susarlar, dedim. ayıplamayın.
-peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
tek erkeğin de mi yok?
-hepsi öldü... kimsem yok.
-senin midir bu küçükler?
-torunlarım.
-ne de çok!
adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
ah!
emîre öyle mi? kahretsin an-karîb allah!
yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
-ne yaptı, teyze, ömer, böyle inkisâr edecek?
-ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
raiyyetiz, ona bizler vedîatullâhız;
gelip de bir aramak yok mu?
-haklısın, yalnız,
zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
-niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
zavallının işi çokmuş!... nedir, muhârebe mi?
işitme sen de civârında inleyen elemi
medâne halkını üryan bırak, mısırda dolaş...
gaza! gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!
çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;
- şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,
ömer! savâik-i telin olur, iner tepene!
yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
o sayha rad-ı kazâdır ki gönderir ademe!
"açız! açız! bize bir lokma olsun ekmek ver... "
"susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!"
gidip de söyliyeyim hâ?.. dilencilik yapamam!
ömer de kim? benim ondan kerîm adamdı babam,
ölür de yüz suyu dökmem sizin halîfenize!..
ömer vuruldu bu son sözle...
- haklısın, teyze!
avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
halîfe önde, bitik suçlu, münfail, nâdim;
ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
medînenin dalarak münhanî sokaklarına;
dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
arandı her yeri, bir mum yakıp alel-acele.
- şu tek çuval unu gördün ya! haydi yükle bana;
bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
çuval halîfede, yağ bende, çıktık anbardan;
kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; ömer yaralı;
dedim ki:
- ben götüreydim... verir misin çuvalı?
- hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
vebâli kendine âiddir ibni hattâbın.
kadın ne söyledi, abbas, işitmedin mi demin?
yarın huzûr-i ilâhide, kimseler, ömerin
şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
kenâr-ı diclede bir kurt aşırsa bir koyunu,
gelir de adl-i ilâhî sorar ömerden onu!
bir ihtiyar kan bî-kes kalır, ömer mesûl!
yetîmin, girye-i hüsrân alır, ömer mesûl!
bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
o damla bir koca girdâb olur boğar ömeri!
ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
ömer koğulmada her mâtemin civârından!
ömer halife iken başka kim çıkar mesûl?
ömer ne yapsın, ilâhî, beşer zalûm ü cehûl!
ömerden isteniyor beklenen muhammedden...
ömer! ömer! nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
- sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
idâre eyliyecek düştüğün bu marekeyi?
evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,
ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,
görür ümîdini mahkûm her zaman yese.
sen ey ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
fakat elinde ne var? fıtraten beşer mazlûm!
görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
zalâm içinde, yük altında inleyen ömeri!
huzûr-i hakka çıkarken bu unlu cebhenle,
değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
- uzak mı yol? daha çok var mı?
- ancak üç beş adım.
mecâli kalmamış artık zavallının... baktım:
olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
yavaş yavaş yürüyor. geldi bin belâ ne ise!
sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
- bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
hemen çakılları çömlekten indirip attı,
uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.
oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: ocak
hemen sönüp gidecek...
- teyze, yok mu hiç yakacak?
kadın getirdi beş on parça yaş diken ömere;
ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
ocak tüter, ömer üfler zefir-i hârıyle;
zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,
sücûd tavr-ı huşûunda, muttasıl süpürür;
içinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!
ocak tutuştu, yemek pişti;
- var mı teyze kabın?
getir de indirelim...
- var büyükçe bir kap, alın.
yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!
ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;
çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
dedim:
- sabâh oluyor kalkalım...
- evet, haydi!
yarın emârete gel teyze, öğleyin beni bul;
emîre söyleriz elbette hayr olur memul.
yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
biz de çıktık vedâ edip artık
hiç görünmeksizin gelip geçene,
doğru indik halifenin evine.
"şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."
diye, koyvermiyordu, çünki, ömer.
etti az sonra subh-i velveledar
uyuyan şehri kamilen bidar
öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
-galiba, teyze, uykusuz kaldın!
işte bağlanmak üzredir nafakan,
alacaksın her ay gelip buradan.
şimdi affeyledin değil mi beni?
-böyle göster fakat adaletini.
yok ya abbası bilmeyen, kimdi?..
o sahabiyi dinleyin, şimdi:
"bir karanlık geceydi pek de ayaz..
ibni hattâbı görmek üzre biraz,
çıktım evden ki yollar ıpıssız.
yolcu bir benmişim meğer yalnız!
aradan geçmemişti çok da zaman,
az ilerden yavaşça oldu iyan,
zulmetin sînesinde ukde gibi,
ansızın bir müheykel arâbî!
bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
geliyor muttasıl mehîb mehîb.
ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
durmadan karşıdan selâmlaştık.
düşünürken selâm alan sesini,
o heyûlâ uzandı tuttu beni:
bir de baktım, ömer değil mi imiş?
- yâ ömer! böyle geç zaman, bu ne iş?
- şu mahallâtı devre çıkmıştım...
gel beraber, benimle, üç beş adım.
ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
uhrevî bir sükûn içinde civâr.
ömer olmuş gezer, sıyânet-i hak...
şu yatan beldenin huzûruna bak!
o semâlar kadar yücelmiş alın,
çakarak sînesinden âfâkın,
bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
necm-i sâhirde sanki bir hâle!
duruyor her evin önünde ömer,
dinliyor bî-haber içerdekiler
geçmedik en harâb bir yapıyı,
yokladık sağlı sollu her kapıyı.
geldik artık medîne hâricine;
bir çadır gördü, durdu kaldı yine.
ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
"açız! açız!" diye feryâd eden çocuklarının,
karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
-durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...
fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
selamı verdi ömer, daldı âkıbet içeri.
selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
-bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
-bu gün ikinci gün, aç kaldılar...
-o halde, neden
biraz yemek komuyorsun?
-yemek mi? çömleği sen,
tirit mi zannediyorsun? içinde sâde su var
çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
ne çare! belki susarlar, dedim. ayıplamayın.
-peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
tek erkeğin de mi yok?
-hepsi öldü... kimsem yok.
-senin midir bu küçükler?
-torunlarım.
-ne de çok!
adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
ah!
emîre öyle mi? kahretsin an-karîb allah!
yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
-ne yaptı, teyze, ömer, böyle inkisâr edecek?
-ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
raiyyetiz, ona bizler vedîatullâhız;
gelip de bir aramak yok mu?
-haklısın, yalnız,
zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
-niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
zavallının işi çokmuş!... nedir, muhârebe mi?
işitme sen de civârında inleyen elemi
medâne halkını üryan bırak, mısırda dolaş...
gaza! gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!
çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;
- şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,
ömer! savâik-i telin olur, iner tepene!
yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
o sayha rad-ı kazâdır ki gönderir ademe!
"açız! açız! bize bir lokma olsun ekmek ver... "
"susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!"
gidip de söyliyeyim hâ?.. dilencilik yapamam!
ömer de kim? benim ondan kerîm adamdı babam,
ölür de yüz suyu dökmem sizin halîfenize!..
ömer vuruldu bu son sözle...
- haklısın, teyze!
avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
halîfe önde, bitik suçlu, münfail, nâdim;
ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
medînenin dalarak münhanî sokaklarına;
dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
arandı her yeri, bir mum yakıp alel-acele.
- şu tek çuval unu gördün ya! haydi yükle bana;
bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
çuval halîfede, yağ bende, çıktık anbardan;
kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; ömer yaralı;
dedim ki:
- ben götüreydim... verir misin çuvalı?
- hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
vebâli kendine âiddir ibni hattâbın.
kadın ne söyledi, abbas, işitmedin mi demin?
yarın huzûr-i ilâhide, kimseler, ömerin
şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
kenâr-ı diclede bir kurt aşırsa bir koyunu,
gelir de adl-i ilâhî sorar ömerden onu!
bir ihtiyar kan bî-kes kalır, ömer mesûl!
yetîmin, girye-i hüsrân alır, ömer mesûl!
bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
o damla bir koca girdâb olur boğar ömeri!
ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
ömer koğulmada her mâtemin civârından!
ömer halife iken başka kim çıkar mesûl?
ömer ne yapsın, ilâhî, beşer zalûm ü cehûl!
ömerden isteniyor beklenen muhammedden...
ömer! ömer! nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
- sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
idâre eyliyecek düştüğün bu marekeyi?
evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,
ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,
görür ümîdini mahkûm her zaman yese.
sen ey ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
fakat elinde ne var? fıtraten beşer mazlûm!
görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
zalâm içinde, yük altında inleyen ömeri!
huzûr-i hakka çıkarken bu unlu cebhenle,
değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
- uzak mı yol? daha çok var mı?
- ancak üç beş adım.
mecâli kalmamış artık zavallının... baktım:
olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
yavaş yavaş yürüyor. geldi bin belâ ne ise!
sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
- bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
hemen çakılları çömlekten indirip attı,
uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.
oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: ocak
hemen sönüp gidecek...
- teyze, yok mu hiç yakacak?
kadın getirdi beş on parça yaş diken ömere;
ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
ocak tüter, ömer üfler zefir-i hârıyle;
zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,
sücûd tavr-ı huşûunda, muttasıl süpürür;
içinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!
ocak tutuştu, yemek pişti;
- var mı teyze kabın?
getir de indirelim...
- var büyükçe bir kap, alın.
yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!
ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;
çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
dedim:
- sabâh oluyor kalkalım...
- evet, haydi!
yarın emârete gel teyze, öğleyin beni bul;
emîre söyleriz elbette hayr olur memul.
yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
biz de çıktık vedâ edip artık
hiç görünmeksizin gelip geçene,
doğru indik halifenin evine.
"şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."
diye, koyvermiyordu, çünki, ömer.
etti az sonra subh-i velveledar
uyuyan şehri kamilen bidar
öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
-galiba, teyze, uykusuz kaldın!
işte bağlanmak üzredir nafakan,
alacaksın her ay gelip buradan.
şimdi affeyledin değil mi beni?
-böyle göster fakat adaletini.
mehmet akif’in şu şiirini biraz da istemeden duygulanarak okuyunca kendisine hayran olmamak mümkün değildir.
(bkz: kocakarı ile ömer)
(bkz: kocakarı ile ömer)
hz ömer’in isimlerinden. hattab, oduncu demektir.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?