amasra

firambogaz
denize hasret başkentlilerin özellikle en yakın mesafe olması itibariyle genellikle de hafta sonları tercih ettikleri bir beldedir amasra…

amasra denince doğa güzelliğinden ziyade benim aklıma balık, balık denince de mustafa amcanın yeri çağrışım yapar hep belleğimde…

amasra gezimizin tarihi 14 aralık 2005. evet birazcık yıl sonu tatili. bu benim amasrayı dördüncü ziyaretim…genellikle gezi notlarım günlük formatında. yalnız edindiğim ufak tefek kültürel bilgileri de aktarmak istiyorum. çünki! amasra sadece deniz ve doğa demek değil aynı zamanda da tarih.

tarihi m.ö ki çağlara dayanan bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir belde. girintili çıkıntılı sahili, yarıma da olması nedeniyle liman işletmeciliğine de uygun bir konum olduğundan deniz ticareti yapan milletlerin gözdesi haline gelmiş yüzyıllarca…

amasra’ya ankara dan ulaşım için bildiğim kadarıyla 2 alternatif yol var. biz giderken bartın üzeri olanını tercih ettik. bartın’a gelince bartın limanını ziyaret etmeden geçmedik tabi. burası uluslararası taşımacılığın yapıldığı bir liman. burada asıl kayda değer görülmesi gereken yer askeri denizaltıların bakım onarımını yaptıkları denizaltı sığınaklar…

bartın’dan çıkışta amasra istikametine doğru dönünce bir süre sonra tırmanmaya başlıyoruz, kıvrılan yollardan sonra inişe geçiyoruz. inişe geçtiğimiz tam tepe noktadan amasrayı panoramik olarak seyrediyoruz.. gercekten de son derece büyüleyici bir manzara . birbirine sırt vermiş büyük ve küçük iki limandan oluşuyor amasra.

rivayete göre fatih sultan mehmet o günkü adıyla amostris olan amasra’yı fethetmeye geldiğinde (1460) işte tam bu noktada durmuş ve aşağıya baktıktan sonra şaşkınlıkla hocasına şöyle seslenmiş;

lala, çeşmi cihan bura mı ola?

yani dünyanın gözü burası mı?

gerçekten de aşağıdan iki mavi göz bize bakar gibi. tabi mevsim kış olduğundan ve halen bölgede katı yakıt kullanıldığından gökteki maviliği biz gri olarak gözlemleyebildik.

amasra’ya ulaştığımızda vakit akşam üstüydü. konaklama için seymen otele yerleştikten sonra akşam yemeğini yemek üzere yine mustafa amcanın yerindeyiz. burası sahilin dalgalarla kucaklaştığı, surların hemen altında kurulmuş bir balıkçı lokantası. ister barbun tava ister çinekop ızgara olsun birbirinden leziz balık çeşitlerinin yanında mevsim yeşillikleriyle bezenmiş 28 çeşitten oluşan salata kır çiçeklerini kıskandıracak güzellikte doyumsuz bir görüntüye sahip. tabi ki bizde bu güzelliği bozmadan önce onu resmediyoruz. yanında çöven ekmeği, tatlı olarak da cevizli ballı manda yoğurdu ile hazırlanmış tatlımızı yedikten sonra okey müsabakası için nedim’in yerine doğru ilerliyoruz. buradaki müsamakamızı her zaman olduğu gibi celo abi ve kediciğin mağlubiyetiyle noktalayıp neşe ile çikolata ödüllerimizi aldıktan sonra dinlenmek üzere mesut bahtiyar otelimizin yolunu tutuyoruz..

tatilin ikinci günü; denize nazır teras da açık büfe sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra amasra turumuza başlıyoruz. ilk olarak büyük limanda dalgakıranlarla korunmuş fener yolunda kısa bir gezinti yapıyoruz ve kale içine doğru ilerliyoruz. gezintimiz sırasında kalenin pek çok medeniyetlerin izlerini taşıdığını gözlemliyoruz. tarihi bir mekan olması itibariyle bölge sit alan olduğundan burada çarpık bir yapılaşma dikkatimizi çekiyor.. surların üzerinde kurulmuş evler, eski taşlarla döşenmiş yokuş ve dar sokaklardaki evlerin bacalarından tüten dumanla karışık kömür kokusu ve bahçelerin de vitayağı tenelekerinin içinden adeta gülümseyen sardunyaların arasından amasranın en hakim tepesi boztepeye çıkıyoruz. burada manzara yine büyüleyici… halkın ağlayan ağaç dediği bir ağaç bu tepenin sağ tarafında yer alıyor. ağlayan ağacın hemen altında bir büfe var. ancak mevsim itibariyle kapalı olduğundan tiryakisi olduğum çayımı bu güzel manzara karşısında yudumlayamamanın burukluğunu hissediyorum. neyse artık bir başka sefere deyip, serin esen rüzgarla süzülen martıların sesini dinleyerek , karşımızdaki tavşan adası’nı gözetlemeye çalışıyoruz dürbünle.. .. ama nafile. ne tavşan var ne de yunus.

tepeye tırmanmaya devam ediyoruz. celo abi, kedicik, neşe ve ben… doruklara doğru ilerledikçe buram buram dağ kekiğinin kokularıda yükselmeye baslıyor etrafımızda… bu bozulmamış güzelliği farklı perspektiflerden de görüntüleme imkanı buluyoruz. kale içinden geçerek çekiciler çarsına doğru iniyoruz. burada geleneksel ağaç işleri,tahta kaşıklar, masaj aletleri, peçetelik, tespih, kalemlik gibi akla gelecek her türlü tahta süs eşyası mevcut. üstelik fiyatlar da son derece uygun.



birde amasranın hemen girişinde kıyıda, eski bir bahriye mektebi onarılarak müze haline getirilmiş.müze tek katlı olup burada arkeolojik ve etnoğrafik eserlerin sergilendiği teşhir salonları var.teşhir salonlarındaki eserlerin büyük bölümü amasra ve yakın çevresinde yaşamış farklı medeniyetlere ve osmanlılara ait, taş ve mermerden yapılmış heykeller, mezar tasları ve çeşitli mimari kalıntıların sergilendiği bir mekan burası….

tatilin ikinci günü bizi yağmur karşıladı. içeri kapanıp kitap okumak zorunda kalsakta sıcak ortamda çayımızı yudumlarken denize nazır pencemizi ıslatan yagmurun sesi, toprak ve bitkilerin kokusu kent ortamından çok uzaklarda olmanın huzurunu hissettiriyordu yine de…akşam yemeği için mekanımız yine tabi ki mustafa amcanın yeri. amasranın , öyle çılgın geceleri, kulak parçalayan müzik yayını yapan cafeleri filan yok hatta saat 12’den sonra cafelerde kapalı.hele ki mevsimin de kış olması münasebetiyle yazdan kalma o kalabalıktan hiç eser yok

tatilimizin 4. günü kahvaltı sonrası yagmurla ayrılıyoruz amasradan. ankaraya dönüş yolumuz bu kez safranbolu…öğle saatlerinde baharatı ve lokumu ile ünlü beldemiz safranboluya ulaşıyoruz…ihtiyaç molası verdikten sonra etrafı dolaşmaya devam ederken. bakırcılar çarşısı’nın sonlarına doğru tel çitlerle çevrili bir kanyon dikkatimizi çekiyor.

burası akçasu kanyonu!

kanyonun hemen üzerindeki evler her an düşebilecekmiş gibi duruyorlar. diğer tarafta ise geçişi sağlayan kemerleri ve bunların altında yuvalanmış onlarca güvercini görebiliyoruz. hiç beklemediğimiz bu görüntüler bize hayranlıkla karışık bir şaşkınlık duygusu yaşatıyor

yolun iki tarafında bizi selamlayan kahverengi kepenkli tarihi evlerin arasından geçerek aparatif bir şeyler yemek üzere restore edilmiş eski bir konağın kapısını çalıyoruz. mekanın kapısından içeri adımınızı attığımızda sıcak bir ortamla karşılaşıyoruz. duvarları çepeçevre çevreleyen, üzerine halı serilmiş, sedirler üzerinde yaslanmak için halı yastıklar konulmuş. bu yastıkların üzerinden, bembeyaz örtülerin ucuna dikilmiş el emeği danteller salınıyor. cumbalı pencereleri ise yine el yapımı beyaz iş perdeler süslemekte. enerji kesintisinin sık olduğu zamanlarda kullandığımız gaz lambası duvarda asılı duruyor. çay, ayran gözlemeden oluşan menümüzü yerken etrafı seyrediyorum. gözüme takılan eski fakat tanıdık bir radyo beni çoook gerilere götürüyor. çocukluğumda radyoda dinlediğimiz o zamanki tabirle temsil ya da piyes dedikleri arkası yarınlara, televizyon olmadan yapılan o tatlı ve sevgi dolu sohbetlere ve rahmetli dedemin sıcak kış gecelerinde anlattığı binbirgece masallarına….

konaktan ayrılıp bakırcılar çarşısını müteakip cinci hana doğru ilerliyoruz. adı nerden geliyor bilmiyorum. iki kattan oluşan bu hanın her katında yan yana odalar bulunmakta. hanın ortasında ise üstü açık şadırvanlı bir avlu var şu an restorasyon çalışmaları devam ettiğinden herhangi bir hizmet vermiyor.

safranbolu’daki kısa gezimizi tamamlayıp ankara’ya doğru yola çıkıyoruz. karabük den geçerken yasadığım manzara gerçekten de iç karartıcı. kükürt dioksit oranı öylesine yoğun ki kent resmen zehir soluyor. ewet ağır sanayi üzerine yerleşik bir kent ve sanırım kalitesiz kömür kullanımı da eklenince kısa zamanda ölü bir şehir haline gelmesi de muhtemel.. çünki biz sadece transit geçiş sürecinde bile resmen solunum problemi hissettik. ve bunu duyumsarken buradaki yerleşik yaşayanların bu havayı nasıl teneffüs ettiklerini merak ettik. çevre sağlığı ile ilgili yetkili mercilerimiz bunun farkındalar mı acaba diye düşündük. temennim şu ki karabük’e bir an önce doğalgaz verilsin. ayrıca tedbir alınmaması halinde safranbolu ve civarını da etkilediğinden bu durum turistik açıdan da tehdit altında.

bu görüntünün tesiri ile olsa gerek işaret levhası ankara ya 30 km kaldığında uzaktan başkentin ışıkları pırıl pırıl belirmeye başladı. ben yine her seyahat sonrası aynı hissiyatımla “gezmek görmek için güzel, ama ikamet etmek için tercihim yine ankara” diorum

http://www.blogcu.com/tweety
bu başlıktaki tüm girileri gör

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol